Akşehir Sıra Yarenleri / Yazı 1952

Dergiler

Türk Folklor Araştırmaları, Ağustos 1949 ile Ocak 1980 arası dönemde çıkarılan aylık halkbilim dergisi. Ocak 1951 tarihinde çıkarılan 18. sayıya dek İhsan Hınçer önderliğinde çıkarılan dergi bu tarihten itibaren Hınçer’in başkanlığını yaptığı Türk Halk Bilgisi Derneği’nin yayın organı haline getirilmiş ve toplam 366 sayı yayımlanmıştır.

Muammer Yüzbaşıoğlu                                           Türk Folklor Araştırmaları Dergisi Kasım 1952, Sayı 40

 Bir Halk Eğlencesi:  Akşehir Sıra Yarenleri

Halk eğlencesi deyip geçmeyin. Eşelersek altından neler çıkar…

İşte bir tanesi! Bunda, milletimize has konukseverliğin, itaat ruhunun canlı örneğini bulacaksınız. Hem de en saf, en samimi haliyle…

— Misafir!…

(Sıra Çavuşu) merdiven başından içeriye misafir haberini duyurdu. Sofaya girdik. (Sıra yarenleri) ni bizi ayakta bekler bulduk. Karşılıklı, iki sıra halinde dizilmişler. Selâm verdik, yer gösterdiler, oturduk. Dört büyükler (Yiğit Başı, Yiğit Ağası, Kâhya Beyi, Bölükbaşı) tarafından böyle ağırlandık. Bizi ayrı ayrı selâmladılar. Sigara ve şeker tutuldu. Misafirin ardı alınınca çalgı başladı. Bir keman-kemence şeklinde çalınıyor, bir darbuka, zilli maşa ve klarnet. Akşehir havalarını; «Emmiler» i, «Turnalar» ı, «Yaşar» ı, «Yüz Dirhemdir Kuşağımın Şeridi» ni çalıyorlar. Yarenler, misafirler dâhil, kalkıp karşılıklı ve kaşıkla oynadılar.

Yiğit Başı, yiğitlerin başı. O ne derse oluyor:

— Hep beraber!

Buyruğu alan yirmi bir yarenin yirmi biri de, hep birlikte el çırpıyorlar.

Teceddüt fikrinin feyzü rif’ati,

Hâl ve istikbalin ümnü rahatı,

Şu yeni zamanın bu saadeti,

O mihmandan sana armağan geldi.

              Müsavatı saçan zir ile fevka,

              Maksad taşımıyan ihyadan başka.

              Kardeşlik, babalık gösteren halka

              Tavazuu seven âlişan geldi.

Yoldaşı Lâtife hanımefendi.

Hilâle eş olmuş Yıldız manendi,

Mükemmel bir tahsil görmüştü kendi,

Şefkatle müzeyyen bir irfan geldi.

                Büyüklemek için ulu mihmanı,

                Etmişti vicdanım ahdü peymânı,

                Yazdım, takdim ettim şu armağanı,

                Ruhumdan koparak bir destan geldi.

— Kara kabarcık!

Oyun coşmuş, sürüp gidiyor…

Yiğit Başı’nın bir sözü var. Yarenlerin susması icap ettiği zaman:

— Boğaz kes! diyor, bütün yaren susuveriyor.

Su bile, Yiğit Başı’ndan izin almaksızın yârenin hakkı değil. İzin verirse içebiliyor.

Çalgı sustu. Misafiri okşamaya başladılar.

Samur kürküm beden yar

At oynatıp giden yar

Gizli sardım el duydu

Daha korkun neden yar

              Yar yar adam öldürmez

              Yaradan öldürür efendim

              Ah yeşilim vah yeşil

              Sıkmayın bedenim nemyeşil

Mâniler türküyle devam ediyor…

Ardından yüzük oyunu başladı. Sıra Çavuşu bir tepsiyle orta yere çıktı. Tepside kapanmış on bir fincan, fincanlardan birinin altında saklı bir yüzük var. Bulunacak! Oyunun esası bu. Adettenmiş. Hürmet icabı, önce misafirlerden birine tuttular, sonra, tepsideki fincan takımı yarenler tarafına geçti. Oyun başladı. Yarenler ikiye ayrılmış. Bir tarafın başında Yiğit Başı ve Bölükbaşı, beriki tarafta Kâhya Beyi ve Yaren Ağası var. Fincan takımı, yüzük bulununcaya kadar, iki taraf arasında dolaştırıldı. Sıra Çavuşu, yüzüğün her bulunuşunda, fincan takımlarını yeniden düzenliyor. Bu arada manilere, hep bir ağızdan devam ediyorlar. Yüzüğü bulmakta geciken taraf alaya alınıyor:

Çok düşünme yiğit başı

Tepsi üstünde fincan altında

Ağam hey aman aman

Bahçıya gel bel bahçıya

Geleydin bari aman aman

Bahçende bülbüller öter

Öteydi bari aman aman

Ak fincanda gök fincanda

Çal bakalım orta yerde

Karşı taraf cevap veriyor:

Gelin şunlara bi varalım

Halın hatırın soralım

Yüzük başını bilelim

Canım da sekiz köşe şapkalım

Ne haktadır ne huptadır

Canbul cunbul coptadır

Hey efendim semtinizden

Zanbur zunbur yel esti

Alaya alma kızıştıkça kızışır…

Dağdan keserler sırığı

Hey zalim nenni nenni

Gelir doruğu doruğu

Nerden geldin… kırığı

Hey zalim nenni nenni

Bilir oynar bilmez oynar

Akşamdan beru sabahtan beru

Oyunu kaybedeceğini anlayan tarafın adamları çıkışırlar:

Kim sakladı bu yüzüğü

Döküle kalsın büzüğü

Yer misin çavuş kazığı

Şilililili canım da

Sekiz köşe şapkalım

Hey efendim semtinizden

Zanbur zunbur yel esti

Oyunu kazanan taraf böbürlenir:

Yüzüğü buldu başımız

Hayıra gelmedi işiniz

Sandalyaya geçsin başınız

Şaşkın nenni düşkün nenni

Nenni yavrum nenni

Boşa açılan elli bir fincan sayısına yükselen taraf oyunu kaybetti. Cezalarını çekecekler. Yarenler çileye girdi. Ellerini arkalarına kenetlediler. (Pergel vaziyeti) ne geçildi. Galip tarafın Kâhya Beyi, çileye başladı. Önce hizaya getirecek. Dayanıklı, uzun bir sopa ile işe başladı. Sırayı bozan çıkık bir diz, omuz, sırt dayaktan hakkını alıyor…

İkinci bir çile: Kâhya Beyi, oyunu kaybeden tarafın adamlarını ayrı ayrı adlandırdı. Dudakları Kâhya Bey tarafından tutulan yaren adını söyleyecek. Söyleyemiyor bir türlü. Bu hal güldürücü bir hava yaratıyor. Çiledekiler her şeye katlanıyor, hiç ses çıkaramıyorlar. Karşı gelseler ceza var. Bir gün ayakkabısının tellenip pullanıp ta önüne konulmasından, ardından bir «Ey Gaziler» havasının çekilmesinden hangi yaren korkmaz?..

Çünkü bu merasim, «sıradan çıkarıldın» demektir.

Bir çile tatbiki daha:

Kâhya Bey’in ad taktığı yarenler, karşılıklı sıraya giriyorlar. Gene çile vaziyetindeler. İçlerinden birisi dizüstü yatıp kalkarken, bir başkasının adını çağıracak. Çağırılan duymakta gecikir yahut derekap başkasının adını, aynı hareketi yaparak, söyleyemezse sırık omuzundadır.

Daha başka oyunları da varmış. Fakat göstermeye vakit yokmuş. Hele bir «dilsiz oyunu» var ki, ayrı bir âlem. Bu eğlenceyi kendi aralarında yapıyorlar. Gündüzden ilgili makamlara haber verildikten sonra, gece dışarı çıkıyorlar. Hepsi de beyazlar giyiniyorlar. Baştan geçirilen uzun gömlekler, sivri külahlar.. Yiğit Başı, başında kalpak, at üstünde önde gidiyor. Sonra, sancak başı, (her sıranın bir bayrağı var, onu taşıyor), Kâhya Beyi, Yaren Ağası, Bölükbaşı ve onların ardında da yarenler. Sıra Çavuşu, en arkada, posta bürünmüş, elinde sopa, geliyor. Elinde bir de zil var. Yiğit Başı ne yaparsa hepsi de onu yapıyor. Faraza, sıcak bir sobaya avucunu basıp geçtiyse, diğerleri de ille ayni şeyi yapacaklar. Sıra Çavuşu tetiktedir. Kimin ne yaptığını görüyor, yan çizenleri ceza defterine geçiriyor.

Geceleyin sıra yarenlerine rastlayanlar onları hiç yadırgamadıkları gibi, sevgi gösterileri bile yapıyorlar. Koskoca adamlar, çocuklarla onların arkalarına düşüyorlar. Sıra yarenleri bir dükkâna giriyorlar, istediklerini alıp götürüyorlar. Dükkâncı sesini dahi çıkarmıyor. Çünkü biliyor ki ertesi günü gelip mutlaka bedelini ödeyecekler.

Bir sıraya başka bir sıranın baskına gittiği de oluyormuş. Orada yarışıyor, baskın çıkmaya çalışıyorlarmış. Sıra orta oyunlarına geldi. Bir palyaço, birkaç yerli tip (Örkenezli Efe, Üçkâğıtçı, Kundulluağası, Softa Hoca) ve bir kaç zenne ortaya çıktı. Kusursuz, hatta çok güzel kostüm ve makyajları ile oyunlar gösterdiler. Vakit ilerlediği halde, kimse kalkıp gidemedi. Sıra büyüklerinin izin vermesi lâzımmış. İzin verilmezse, hele kapı satın alınırsa (Yiğit Başı Sıra Çavuşu’na söylüyor, o da ortaya bir pey atıyor) çıkmak büsbütün imkânsızmış.