Bir İlkyaz Sabahı / Öykü 1976

BİR İLKYAZ SABAHI 

(öykü)

Muammer Yüzbaşıoğlu                                                                                   Türk Dili, Nisan 1976, Sayı 295

Ölüm bir teğet çizip geçmediyse yanınızdan, onun sızıya ateş katan soluğunu sırtınızda duymadıysanız, ilkyazı tam algılayamayacaksınız diyeceğin size.

Otların tazelenmesi, ağaçların yeşermesi, bulutların yağmuru göğün orasına burasına taşıması doğaldır sizin için. Güneşin insanları, kuşları, kiremitleri ısıtması da…

Terzi: “Sol omzunuz düşük, beyim!” demişti. Adamın suratına kim bilir nasıl bakmıştım. Bozulmuştu. “Bilmiyor muydunuz ?” Düşük dediği omzumu kaldırarak : “Yoo…” demiştim. “İlk sizden duyuyorum!..” Hiç devinmeyecektim sanki. Boy aynasındaki görüntüme bakıyor, ceketimi önünden arkasından, yakasından kollarından aşağıya çekiyordu. “Ama önemli değil. Yüz erkekten sekseninde vardır bu.” O gün eve yaklaşırken güneş arkamdan vuruyordu. Gölgeme bakmıştım. Sol omzumun üstünde ceketimin yaka ucu görünüyordu. Karıma anlatmıştım. “Ya! Öyle ha…” Şaşırmışlığını o da saklayamamıştı. Gözlerini sol omzumdan çekmeyince : “Yüz erkekten doksanında olurmuş bu ” demiştim. Şimdi görsün Hırant Efendi bakalım. Kanadından vurulmuş bir kuş gibi yalpalıyorum.

Günlerden sonra evden ilk çıkışım. Sol yarım, dizkapağıma değin tutuk. Birazcık zorlansam, elektrik çarpmış gibi sarsılıyorum. Öksüreceğim. Acıyacak. Tıkanıklığı hırıltılarla gidermeye çalışıyorum. Aksıracağım geliyor. Parmağımı burnumun ucuna bastırıyorum korkudan. Havayı dolduracağım içime. Mis gibi ilkyaz havasını. Binlerce iğne batıyor ciğerlerime. Evlerin önleri yeşil alan. Çimenlerin yeşiline papatyaların sarısı beyazı, ballıbabaların eflatunu karışmış. Otların arasından başlarını öylece uzatıvermişler. Gelincikler yeşilin, sarının içinde ateş kırmızısı. Genç fidanlarda yapraklar tomur tomur. Açmaya hazırlanıyorlar. Bir badem ağacı. Baştan ayağı çiçek. Olacak şey değil. Böylece bir ağacın resmi kaç yıldır odamda asılı. Büyütmüş, büyütmüş karşıma çıkarmışlar şimdi de. Bodur bir gövdede boğum boğum dallar. Duruyorum ağacın karşısında. Pencereden örtü silken kadına aldırmıyorum. Ne derse desindi içinden. İstediği gözle baksındı. Bir badem ağacıydım şimdi ben. Dal ucunda kırmızılı, beyazlı bir çiçek…

Caddeye çıkıyorum. Gökyüzü akşamın sisinden kurtulmak için yekinip duruyor. Güvercinler, kumrular, kargalar kanat uçlarıyla bir yerlerinden delmeye bakıyorlar göğü. İlkyaz güneşi sırtımdan içime Ilık ılık yayılıyor. “Öff… Aç, aç şu pencereyi! Perdeleri aç! Kapıyı da… Boğuluyorum!” diye bağırmıştım. Kaç kez söylemişimdir. Karanlığı sevmem. Akşam mı, eve mi gelmişim, ışığı açacaksın kapıyı açmadan önce. Ağır, koyu renk perdeler odayı daha da karartmıştı. Kaloriferin bunaltıcı, kuru sıcağı üstelik. Az önce dalmışken çırpınarak uyanmıştım. Ne zaman uyumaya zorlasam kendimi, birileri göğsüme oturuyor, boğazıma sarılıyor, sıktıkça sıkıyordu. Uyumaktan korkuyordum. Sabah ısımı almaya gelen hastabakıcı kadın, o sevimsiz yüzünü bir de buruşturarak : “Bugün de ne oluyor benimkilere?

Bakıyorum otuz sekizden aşağısı kurtarmıyor” diye sokranmıştı. Karım pencereden kapıya koşuyordu. Başucumda tanıdık bir ses: “Korkmayın” diyordu, “hâlâ şokun etkisinde.” Biri duran öteki hızla giden iki kamyonetin arasında sıkışıp kalmıştım. Ne yaptımsa kendiliğinden oluyordu. Benim dışımda. Bağırmam, dirseklerimle, omuzlarımla dayanmam… Varlığım, içgüdüsel davranışlarla yok olmaya karşı koyuyor, yaşam savaşı veriyordu. Ne zaman, nerede, nasıl? Üç bilinmeyenli denklemi kişinin. O sırada başka merakım yoktu sanki. Denklem çözülmüştü. “Yaa…” diye geçiyordu içimden, “Buraya kadarmış. Bu daracık, pis sokakta bir araba kazasından gidecekmişim…”

Cumartesi olduğunu, doktorların öğle paydosunu süresinden önce başlattıklarını, yemektekilerin de kolayca kalkmayacaklarını düşünemiyordum. Sancılarım artmaya başlamıştı. Dayanamayacaktım. Muayene odasındaki tekerlekli sedyede kıvranıyordum. Yakınlarım, köşe bucak doktor arıyorlardı. Neden sonra bir doktor göründü başucumda. Kapkara bir adam. Saçlan, gözleri, gözlükleri. Yüzünde en küçük bir kıpırdanma yoktu. “Yatırın masaya!” demişti. Acımasız hastabakıcının tuttuğu yerler kopacaktı. Bağırmıştım. Kızmıştı. Sıra doktorun. Bastırdığı, kıvırdığı, büktüğü et, sinir değil sanki. Taş, demir. Bağır, çağır… Aldıran kim? “Yatacak !” demişti sonunda. “Pijamasını, eşyasını getirdiniz mi?” Doktoru şöyle yanıtlayabilirdim : “Doğru. Bir valizle çıkmalıydım bu sabah evden. İçine terliklerimi, pijamamı, tıraş takımını, diş fırçamı da koymalıydım.” Acıdan, korkudan yitmiş sesimle : “Hayır!” diyebildim.

Akasyalı yoldan gidemem. Oysa nasıl güzelleşmiştir o yol şimdi. Çiçekler açmış, havayı akasya kokusu doldurmuştur. Arabalar vızır vızır orda. Önlerinden kaçamam, koruyamam kendimi. Öteki yoldan. Arabalara kapalıdır. Denize kestirmeden inerim.

İlk gün çekilen filmler net çıkmamıştı. Bu kez radyolojide çekilecekti. Ayrı bir yapıda bu bölüm. Yağmur, soğuk dışarısı. Tekerlekli sedyeyle koşturulmuştum radyolojiye. On buçuk oldu mu cereyan kesilirdi. Yetiştirilecektim. “Sırayla” demişti bir görevli kişi. Karım: “Nasıl olur?” demişti, “Acil vaka bu!” Olsunmuş. On gündür sıra bekleyen varmış yatan hastalardan. Gün vermeye kalkmışlardı. O sırada ortaya çıkan, tanıdık bir doktor araya girince, somurtkan yüzler gevşemiş, ağır adımlar çabuklaşıvermişti. Çekilen filmleri ertesi gün alacağız. İkisi kayıp. “Arayacağız. Yarın gelin. Yeniden çekeriz bulamazsak.” Yarın olmuştu. Filmler yok. Yeniden çekecekler. Sedyeyle yeniden koşturmuştuk yağmurda, soğukta.

Ortalığı toplamaya gelen kadına sormuştum. “Kimdi o sabaha değin ağlayan çocuk ?” Gençten, gösterişli, eline ayağına çabuk bir kadındı. Her şeyi bir çırpıda düzenlerdi. “Dur, getireyim de gör!” Az sonra, kucağında yedi sekiz aylık bir çocukla dönmüştü. Kolunun biri sargı içindeydi. Ötekinde ince bir altın bilezik. Taş bebek gibi bir kız. Sarı saçları kıvır kıvır. Mavi gözleri kızarmıştı ağlamaktan. Tombul yanakları hafifçe solmuştu. “Kazada annesi de, babası da ölmüş. Bir bu yavrucak sağ çıkmış minibüsten…” Çocuğu bağrına basıyor, iri benli, uzun burnunu çenesinin altına sokuyor, kokluya kokluya öpüyordu. “Beyefendi, bu çocuğu bana verseler de büyütsem. Bizim hiç olmadı. Hocası, hacısı, ilacı para etmedi…”

Üç gün yatağa yapışıp kalmıştım. Dönüp ağamıyordum. Sancılarım dayanılır gibi değildi. Bir iğneden ötekine rahat ediyordum. Dördüncü günün sabahı kalkabildim. Komşum, kanserli bir hastaymış. Bir genç kız. Yükseköğrenimini yeni bitirmiş. “Sakladı bizden” demişti teyzesi. “Utancından saklamış. Kan gidiyormuş da. İlk ameliyatın yaptılar.” Yanlışlıkla odasına girer gibi olmuş, “Afedersiniz!” demiştim. Kaçınılmaz sonu bekleyen o değildi sanki. Yatağında hafifçe doğrulmuş, sabah tuvaletini yapıyordu. Gür, siyah, dalga dalga saçlarını tarıyordu. Tertemiz, aydınlık, ama buruk bir gülümseme ile bakmıştı yüzüme.

O gece tüm hasta odaları, koridorlar dayanılmaz bir haykırı, inleme ile uykusuz kalmıştı. Ertesi günü öğrendik. Ağır bir yaralı imiş… Samatya’da balıkçıymış. Sarhoşken sahil yolunda bir otobüs çarpmış. Dokuz canlıymış mübarek. O haliyle altı saat ameliyata dayanmış. Sahipsiz bir hastaymış, arayanı soranı yokmuş. Daracık, tek pencereli bir odaya yatırıvermişlerdi. Oda onarılıyordu. Duvar, birkaç yerinden sıvanmıştı. Yerde harç artıkları. “Geçmiş olsun!” demiştim kapının ucundan.

Boyaları dökülmüş, eski bir karyolaya uzatmışlardı. Sancılarından başını sağa sola çeviriyor, kurumuş dudaklarının arasından iniltili, hırıltılı sesler çıkarıyordu. Çırpınıp duruyordu. Karşılık vermemiş, donuk gözlerini yüzüme çevirmekle yetinmişti. Koluna serum bağlanmıştı. Önceki gündü. Başasistan tıp öğrencilerine ders veriyordu. Koridordaki konuşmaları odamdan duyabiliyordum. “Serum bizde daha on, on beş yıldır kullanılıyor. İyi hatırlarım, bir… Efendi’miz vardı. Serum yerine tuzlu su hazırlardı bizim öğrenciliğimizde. O zamanlar çok kayıp verirdik ameliyatlarda. Çok geç geldi bize serum. Hep öyle olmuyor mu zaten?” demişti. Bir de lastik boru takılmıştı yaralıya. Başucundaki bir askıya takılmış olan şişenin içindeki sarımsı sıvı, ince, saydam bir borudan damla damla iniyor, enjeksiyondan damara, oradan kana geçiyordu. Karyolanın altında birkaç cam vardı. Adamın kamışındaki lastik borudan inen kanlı idrar bir kaba akıyor, dolunca kap değiştiriliyordu. Don gömlekti. Göğsünde, kollarında döğmeler. Mavi çizgiler, kırmızı noktalar birleşiyor; balık, çiçek şekillerini oluşturuyordu.

Gözlerini zorla aralayarak:

“Bir ricam var senden ağabey. Çakın bulunur mu ?”

Ayakucunda dikiliyor, böğrümdeki sancıyı duymamaya çalışıyordum.

“Ne yapacaksın çakıyı ?”

Başıyla sağına, önünü işaret ederek: “Kesiver şu lastikleri n’olur!”

Gülmüştüm.

“Aklını kaçırdın galiba. Ölürsün sonra. Onlar yaşatıyor seni.”

Adam, kızmış, kırılmış bir sesle:

“Kes be ağabey! Yılana benziyor meretler. Kes de kurtulayım.”

“Olmaz. Hem çakı yok bende.”

Konuyu değiştirmek istemiştim.

“Nasıl oldu bu kaza?”

Duymamazlıktan gelmişti. Tüm acısına karşın, dudağının kıyısında belirip kaybolan gülücüğü yakala-mıştım.

“Hatırlamıyor musun?”

Yine de konuşmak istemeyince, şakaya vurdum:

“İnsan bu kadar içer mi?”

Dudağının kıyısındaki gülücük iyice belirginleşmişti.

“O gün iyi rasgelmişti. Hemen satarsam bir hafta balığa çıkmasam olurdu. İki tek atayım dedim keyfimden. Kabahat bizim Dimitri denen hergelede. Ne bilirdim şaraba yine afyon kattığını.”

Devinmesin, serumu ve lastik boruyu kurtarmasın diye ellerinden, ayaklarından sargı bezleriyle iyice bağlamışlardı karyolanın demirlerine. Yüzüne az önce gelen aydınlık çekilmeye, zorla araladığı gözleri kapanmaya başlamıştı. Benim de ayakta duracak gücüm kalmamıştı. Ayrılacaktım. Kapıya yönelmiştim.

“Ağabey!” diye seslenmişti ardımdan.

Göz göze gelince:

“Şu nedir ?”

Başıyla, arkaya devrilen gözleriyle gerisindeki bir şeyi göstermeye çalışıyordu. Dört bölmeli, madeni bir yemek masasıydı bu. Başucundaki tekerlekli sehpaya konmuştu.

“Yemeğin!” demiştim.

Gülmüştü.

“Kim yiyecek bunu?”

Hiç düşünmeden:

“Senin için getirmişler” demiştim.

“Hangi elle yiyeceğiz„ peki?”

Her şeyi bir anda unutmuş, kendimden bile sıkılmıştım.

“Bir yediren olmadı mı?”

Uzamış, tek tük ağarmış sakalların kapladığı solgun yüzünün, çekik kara gözlerinin üstünden bir poyraz esmişti.

“Bırak Allah’ını seversen” demiş, başını boyası kabarmış duvardan yana çevirmişti.

 İşte böyle.

Eve çıkalı on beş gün oluyor. Aklım hastanede. Yetim bebeği, kanserli kızı, Samatyalı balıkçıyı düşünüyorum. Düşündükçe otlar tazeden daha taze, ağaçların ilk yaprakları daha bir yeşil geliyor bana. Kimsenin başını kaldırıp da şöyle bir bakmadığı gökyüzünde kuşları görüyorum. Güneş içimi tutuşturuyor.