Kasa / Öykü 1980

Kasa                                                               Muammer Yüzbaşıoğlu, Varlık 869, Şubat 1980

Oğlum, yazmanın döner koltuğunda. Başını koltuğun arkalığına dayamış, kollarını da salıvermiş. Meşin ceketinin «cır-cır»ı açık. Ayakları döşemeye değmiyor. Bakışları, göz kapaklarının arasından belli belirsiz. Gören uyuyor sanacak. Yatılı okulda yazın arkadaşsız. Tek başına oynamanın bıkmışlığı içinde tam.

Okulun saymanlık odasındayız. Sayman, kapkara bir koltuğa çökmüş, tıraşsız yüzünü avuçlarının arasına almış. Ağzını iki gündür bıçaklar açmıyor. Durup durup kaşının altından oğluma bakıyor. Bir anlam veremiyorum. Oturuşunu mu beğenmedi? Belki bundan, belki de sıkıntı-mızı gidermiş olmak için:

«Doğru, otur, bakayım!» diyorum.

Oturuşunu değiştiriyor. Koltukla dönmek istiyor şimdi de. Burgudan paslı sesler çıkıyor. Uzanıyor, koltuğu durduruyorum. Söyleniyor:

«Tom Braks olsaydı kasayı çoktan açmıştı…»

Oğlumla aynı dergiyi okuyan genç memurun yüzü çocuklaşıyor:

«Bir dinamit lokumu. Gümm!. Tamamdı işi değil mi Mehmet?»

Üçümüz de gülüyoruz.

Saymanın kasası iki gündür kapalı. Anahtar içinde kırılmış. Okulun teknisyeni açacaktı işe başlamadan önce. Hep yaptığı gibi, mavi tulumunu giydi, siyah çerçeveli gözlüğünü taktı, sorunun kuramsal yönü üzerinde uzun uzun konuştu: Kasa ne demekmiş, kaç türlü kasa olurmuş, güvenilirleri hangileriymiş… Bir kasa nasıl açılmalı, nasıl kapatılmalıymış.. Başına toplanan birkaç odacıdan yenileri, teknisyeni ilgiye dinlemişlerdi. Eskiler dinler gibi görünmüş, gülmemek için zorlanıp durmuşlardı. Söylevini bitirince işe girişmişti. Didinmiş, uğraşmış, kırık anahtarı yuvasından çıkarmıştı. Kırığı lehimlemenin, uyabilecek başka anahtarları eğelemenin, zımparalamanın bir yararı olmamış, kasa bir türlü açılamamıştı.

Ayın ikinci günüydü. Kasada aylıklar kilitli kalmıştı. Herkes öfkeliydi. Sabırlı görünmeyi beceremeyenler kızdıklarını belli ediyor, arkadan arkaya atıp tutuyorlardı. Teknisyen, işi kıvıramayacağını anlayınca, dışarıdan bir kasa ustası bulmuştu. Sayman odasında ustanın gelmesini bekliyorduk.

Odacılardan biri, kapıdan başını uzatarak:

«Kasayı açmak için birini yollamışlar» dedi.

«Gelsin!»

İşin ustasını beklerken kapıda bir çocuk görünmüştü. Üstüne bol gelen işçi tulumunun içinde büsbütün çocuk kalıyordu. Kıvırcık saçlı, kavruk tenli, uzun yüzlü bir çocuk.

«Burada açılacak bir kasa varmış.»

Boyuna posuna bakmış, şaşırmıştık. Gözümüz tutmamıştı.

«Sen mi açacaksın kasayı?»

«…………………………»

Yüzüme şöyle bir bakmakla yetindi.

«Ustan gelmeyecek mi?»

Yaşından beklenmeyen bir ağırbaşlılıkla kestirip attı:

«Hayır. Kasayı ben açacağım.»

Kırılmış olabilirdi. Şakaya vurdum.

«İyi ya. Ama açmadan gitmek yok. Okulda tutuklusun. Bir yere gidemezsin kasayı açmadan.»

Güler gibi yaptı. Takım çantasını kasanın önüne koydu. Birkaç anahtar çıkardı. Denedi. Birini eğelemeğe başladı. Ellerine baktım. Yaşının elleri değildi. İrileşmişti. Çentik çentikti.

Sabahtan öğleye değin uğraştı durdu anahtarlarla, keski, törpü, eğe, zımparayla… Öğleyin:

«Oynamışlar bu kilitle» dedi.

«Anahtarla açılmaz. Deleceğiz. Ustaya telefon edeyim, takım getirsin.»

Burnuyla yanağı arasına sıkışmış çıbandan, konuşmasından doğulu olduğu anlaşılıyordu.

Ustası çabuk çabuk konuşan biri. Davranışları da evecen.

İncecik boynuna oturmuş yassı kafası devinip duruyor. Gözlük camları birer büyüteç gibi kalın. Sık sık kırpıştırdığı gözleri, camların ardından daha da irileşiyordu. İş çantasından bir elektrikli delgeç, inceli kalınlı birkaç demir kama çıkardı. Bir de ağır çekiç.

Cumartesiydi. Okulda işin sonunu bekleyen kimi öğretmenlerle, bir iki memur ve işçiden  başka kimse kalmamıştı. Sayman, dün geç vakitlere değin okuldan ayrılmamıştı. Tatil günü de okulda bulunmanın kızgınlığı üstündeydi. Oğlum, oyunun her türlüsünü denemişti bahçede. Boş kaleye şutlar çekmiş, basket potalarına top düşürmeğe çalışmış, yağmurda koşmuş, zamanı yine de bitirememişti.

Delmeden önce kasayı iyice gözden geçiren usta:

«Olmayacak. Açamayız. Oksijen kaynağı ile kesmekten başka çare yok. Sonra perçin koyar, kaynakla da sulandırırız» dedi.

Çırak, ustasıyla aynı kanıda değildi.

«Bir deneyelim, usta. Belki açarız» dedi.

Usta, çırağın yüzüne ters ters baktı. Kasada «Rotterdam» yazılıydı. 1910′ lar da yapılmıştı. Sağlam, kullanışlı bir kasaydı.

 «Kesersek kapak oynamaz mı? Gönyesinden çıkar. Kapanması zorlaşır.»

Çırağı destekledim. Öğleye değin nasıl bir içtenlikle, sevgiyle çalıştığının tanığıydım. Başladığını bitirmesini istiyordum.

«Bırak, denesin!» dedim. «Çok emek verdi, Başarırsa sevineceğiz.»

«Bilirim» dedi adam, «İnatçıdır. Kafasına koyduğunu yapar. Denesin öyleyse bakalım…»

Çocuğa dönerek : «Fişenin yerini tam tutturacaksın. Oldu mu?»

«Tamam, usta!»

Çocuğun gözleri ışıdı. Ölçtü, biçti kasayı. Göz kararı, el yordamıyla. Delgecin kordonunu fişe soktu. Makine başladı uğuldamağa. Sivri ucu kapağın bir noktasına dayadı. Tüm gücüyle bastırıyordu delgeci. Kasanın yıllanmış çelik gövdesi direncini yitiriyor, deliniyordu. Demir kıymıklar halka halka çıkıyor, araç gittikçe derinlere işliyordu. Delgecin ucu kızdıkça araç zorlanıyor, duruveriyordu. Soğutuyor, yeniden başlatıyordu çalıştırmağa. Bükülmüş dizinden, belinden, gerilmiş omuzlarından güç alıyor, şah damarları koparcasına kasılıyor, yaşından umulmayan bir güçle bastırdıkça bastırıyordu…

Birden boşanıverdi delgeç. Sesi değişti, delikten kaydı içeri.

«Tamam! Dur» dedi ustası.

 Çırak, aracı dışarı çekti, kasanın üstündeki cep fenerini aldı. Işığı delikten içeri tuttu.

«Tam yeri. Kilit dilinin yakınını tutturmuşuz!»

Oyuğa demir kamalardan birini yerleştirdi. Çekiçle döğmeğe başladı kamayı…

Usta, çırak belli değildi şimdi. Adam, çocuk ne derse onu yapıyordu. Arada kendisi de bir şeyler yapmağa kalkışıyor, çırak bırakmıyordu. Bildiğinden dönmüyor, bir aracı bırakıyor, ötekini istiyordu ustasından.

Ustasının sabrı tükenmişti.

«Bırak, olmayacak!»

Bana döndü.

«Oksijenle keseceğiz. Başka çaresi kalmadı.»

Sayman:

«Kalorifercilerde oksijen kaynağı olacak. Birini çağırayım.»

Dur dememe kalmadı, memur odadan fırladı.

Kapının önünde birikenler var. Okulun kaloriferi yeniden yapılıyor. Bu işin üstencisi iki mühendisle ustabaşı, iki de işçi odaya girdiler. Ustabaşı öne doğru çıkarak:

«Burada kesemeyiz. Kasayı aşağıya indirmek gerekir» dedi.

Ben de çocuğun inadına katılmıştım.

«Kalsın» dedim. «Çocuk açacak bu kasayı. Bekleyelim.»

Çocuğun bir kez daha ışıdı gözleri, işe yeniden başladı. Şimdi daha bir kararlıydı. Bir o kamayı, bir ötekini deniyordu. Her deneyişte fenerle durumu saptıyor, sonra hızını artırdıkça artırıyordu çekicin. Kamalar dayanmıyordu bu inancın gücüne. Eğilen, bükülen kamaları dışarı çekiyor, feneri bir yakıp bir söndürüyor, umudu çekiçle demir arasında tavlandıkça tavlanıyordu…

Durdu, yeniden baktı oyuğa.

«Tamam!» dedi ustasına.

«Çok az kalmış.»

Bastırdı kamayı, kilidin dilini aradı.

«Sen kolu bastır, usta!»

Ustanınki tam bir boyun eğiş. Çocuk, kavradı çekici yeniden, indirdi kamaya kamaya. Çekiç yüklendikçe kama biraz daha derine işledi.

«Çevir şimdi!» dedi ustasına.

Adam bastırdı, çevirdi kasanın kolunu. Açamadı.

Oğlan tuttu bu kez sarı, kalın demir parçasını. Bir ayağını kasaya dayadı. Ayağından aldığı destekle bastırdı kolu tüm gücüyle, çevirdi.

Açıldı kasa!

Dışardaki yağmur dinmiş, tek pencereli oda aydınlanmıştı sanki.

Bir sessiz sevince kapıldık önce.

Ustası oldu bu sevinci ilk açığa vuran. Tuttu, çırağının arkasını tapazladı.

Çocukla göz göze geldik. Gözleri, soylu bir demircinin örsünden sıçramış iki kıvılcım. Yüzü terden pırıl pırıl. Burun delikleri, koşuyu önde bitirmiş bir tayınki gibi bir açılıp bir kapanıyor.

Elimi uzattım.

«Aferin, oğlum!» dedim. «Sen günün birinde ustaların ustası olacaksın!…»

Kocaman, pürtük pürtük bir eldi avucumda duyduğum. Bu eli, kalem tutan parmaklarımla kavrayamıyordum.