Büyüyen, Yaklaşan Tehlike / Yazı 1989

MUAMMER YÜZBAŞIOĞLU                                                 Çağdaş Türk Dili,  Ocak 1989, Sayı 11

Laik cumhuriyet düzeninin yerine şeriata dayalı İslam cumhuriyeti kurulmasını düşleyenlerin etkileri hızla somutlaşıyor. Böyleleriyle sıkça karşılaşıyorsunuz. Takkesi, sakalı, giysisi, selamlaşma biçimiyle laik cumhuriyet düzenine tavır koyanlardan başka bir de dıştan bakınca ne idüğü belli olmayanlar var. Ne oldukları konuşulunca anlaşılıyor. İşte birkaçı:

Sirkeci’den dolmuşla Cağaloğlu’na çıkıyordum. Araba doluydu. Milli Eğitim Yayınları’nın satıldığı merkezin önünde çok uzun bir kuyruk oluşmuştu. Yol tıkanık olduğu için araba bir duruyor bir kalkıyordu. “Yazık şu bekleşen insanlara!” dedi yolculardan yaşlıca bir kadın. “Ders kitabı alacağız diye bu kadar bekletilir mi insanlar?” Şoför, başını kadından yana döndürmeye çalışarak, “Alsalar, okusalar ne olacak sanki?” diye mırıldandı. Kadın adamın ne demek istediğini pek kavrayamamıştı. Şaşırmıştı.. “Aaa, ne biçim söz o öyle? Okuyup adam olacaklar!” karşılığını verdi. Şoförün yanıtı: “Kitapla, okulla insan adam olmaz. Çocuğa önce dinini, diyanetini öğreteceksin.”

Sabahları gün doğarken yürüyüşe çıkıyorum. Yolumun üstünde bir araba parkı, parkın da bir bekçisi var. Bekçiliği belli olsun diye başına bir kasket geçirmiş, eline de bir cop vermişler araba sahipleri. Sanırsın Deli Dumrul! Havasından yanına varılacak gibi değil. Birkaç karşılaşmadan sonra selamlaşayım dedim. Öyle ya, hep önünden geçiyorum. Ortalıkta ikimizden başka kimse de yok pek. “Günaydın!” dedim. “Sen Müslüman değil misin be?” diye çıkıştı. Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Bu soru ne demek oluyordu, bu çıkış ne içindi? “Anlamadım, ne demek istiyorsun sen?” dedim. Kısa boylu, kuru yüzlü, pos bıyıklı, sert bakışlı adam, tavrını, ses tonunu değiştirmeksizin şöyle dedi: “Müslüman olan selamünaleyküm der.”

İlacı susuz yutamıyorum. Ana caddedeki kuruyemişçide su da satılıyordu. Bir “küçük” su istedim. İlacımı içtim. Çocuk benden yüz lira fazla aldı. Fiş istedim. Kapıdan gelip geçene bakan delikanlıya seslendi, “Fiş istiyor!” diye. Delikanlı duymazlıktan gelince, fiş istediğimi kendim söyledim. Yazarkasanın tuşlarına hışımla bastı. Çıkan fişi verirken yüzüme atacaktı nerdeyse. “Niçin kızıyorsun” dedim, “bu senin yasal yükümlülüğün. Hem de istetmeden vereceksin!” Daha da kızmış olacak. “Sen kimsin de bana akıl vermeye kalkıyorsun be?” dedi. Söyledim kim olduğumu. Keşke söylemeseydim de imam hatip lisesi çıkışlı bir gencecik insanın dediklerini duymasaydım… “Emekli öğretmenmiş. Sizler ne bilir, o okullarda neler öğretebilirsiniz ki? İlmi biz bilir, biz öğretiriz.” Ya, işte böyle. Son yıllarda sıkça yaşadıklarımdan birkaçını aktarmaya çalıştım. Sizler de kim bilir daha niceleriyle karşılaşıyor, nelerini duyuyorsunuzdur, değil mi? Peki de, ülkemizde Atatürk heykeli dikilmedik nerdeyse köy bile bıraktırmayanlara ne demeli? Gittikçe büyüyen ve yaklaşan bu büyük tehlikenin ne zaman ayrımına varılacaktır, varılacaktır da bu tehlikeli gelişmeye “dur!” denilecektir?