Almanya Notları / Yazı 1977

Almanya Notları                                         Muammer Yüzbaşıoğlu, Varlık 817, 1975

Uçak inişte. Her sarsılışta biraz daha alçalıyoruz. Aşağısı görülmüyor. Bir duygu bu salt. Çevremiz aklı karalı bulutlarla kaplı. Birkaç dakika içinde Münih’te olacağız. Bulutlardan kurtulduk. İşte Almanya! Dağların, tepelerin, ovaların üstünden uçuyoruz. Bir karış boş toprak yok. Hep orman, hep tarla… Yamaçlarda bağlar. Kâğıt üstünde cetvelle, gönyeyle çizilmiş gibi düzgün hepsi de. Yeşilin, kahverenginin, sarının her türlüsü… Münih’ten Köln’e, Hannover’den Berlin’e, Berlin’den İstanbul’a uçtum. Bu görünüm hiç değişmedi.

Ülkemin çıplak dağlarını, kel tepelerini, ekin vermeyen topraklarını düşündüm… Doğanın acımasızlığı, halkımızın yüzyıllardır değişmeyen yazgısı mıydı bu?…

Bir Alman’dan duyduklarım: Eskiden nüfusun çoğunluğu kırsal alanlarda yaşarmış. Değişmiş bu oran. Çoğunluk şimdi kentlerde. Böyleyken tarım ürünlerinden alınan verim, eskisinden daha çokmuş.

Doğanın acımasızlığından değil yoksulluğumuz. Yazgımızdan. Değişecek olan bu. Önce yazgımızı değiştirecek, sonra da yeni bir Türk insanı ile doğayı zorlayacak, ona egemen olacağız. İşte o zaman dağlar, tepeler boz renginden kurtulacak; ekilmemiş, bitmemiş topraklarımız yeşerecektir.

                                                                 *

Hannover’den trenle Braunschweig’a gidiyoruz. Hat boyu evcikler. Yeşillikler içinde. Bizim kondu örneği, Alman’lar «Sommerhaus-yazlık» diyorlarmış. Bu evciklerde kimlerin oturduklarını sordum yol arkadaşımdan. Kırsal alanlardan kentlere, endüstriye geçiş başlayınca bir önemli sorunla karşılaşmış devlet. Açık havada, yeşillik içinde yaşamaya alışkın köylüler ısınamamışlar bir türlü beton blokların, sosyal konutların kapanıklığına. Sağlıklarını, çalışma güçlerini yitirmeğe başlamışlar. Endüstride çalışan kır insanına yapılmış bu evcikler. Yazın, izin günlerini sırayla kırlıkta geçirsinler diye.

Büyük kentlerimizi ansıdım. Kentlere göçen, endüstride iş bulamayınca el arabalarıyla ekmek peşinde koşan köylülerimizi. Işıksız, susuz, lağımsız kondularını…

                                                                 *

Almanya’yı ilk 1953’te görmüştüm. Savaştan çıkalı yedi, sekiz yıl olmuştu. Nerdeydi o yenilmiş, yıkılmış, taş taş üstünde bırakılmamış Almanya? Birkaç yanık, yıkık yapının dışında tanığı yoktu savaşın. «Mucize» dedikleri bu olmalıydı.

«Alman mucizesi» deyince gülmüştü Bayan Garbe. «Alman dinamizmi denirse daha doğru olur.» 1945’lere dönmüştü: «Yiyecek karneye bağlanmıştı savaş sonrasında da. Çalıştığını belgeleyemeyene yiyecek karnesi verilmiyordu. Sağda oturanlar yıkıntıları kaldıracak, solda oturanlar da çıkarılanları düzene sokacaklardı. Çalışmaya böyle başlamıştık. Gün indi mi çoban ateşinde çorbamızı kaynatıyor, kardeşçe bölüşüyor; harçsız taşlardan örülmüş, üstü bezle ya da tahta parçalarıyla kapatılmış barınaklarımıza çekiliyorduk. Işığımız boş şişelere dikilmiş birer mum. Kafasında, yüreğinde bir şeyleri olanlar mum ışığında toplanıyorduk. Biz midelerimizle değil, kafamızla, yüreğimizle açtık. Kültüre, özgür kültüre susamıştık yıllardır. Faşizmin yasakladığı Thomas Mann’ı, Heine’yi, Zweig’ı okuyorduk. Ressam Liebermann, Hötger üstüneydi söyleşilerimiz. Mendelson dudaklarımızdan düşmüyordu…»

Atatürk’ün yerine Hitler’i, «Nutuk» yerine «Mein Kampf»ı koymak isteyen bizim fanatikler geldi aklıma…

                                                                  *

Biri faşizmin hışmından Türkiye’ye sığınmış, öteki uzun süre ülkemizde görevlendirilmiş Türk dostu iki Alman. İlki gençlik çağından başlayarak emekliliğine değin yurdumuzda kalmıştı. Almanca öğretmeni olarak sayısız öğrenci yetiştirmiş, on dokuz yıllık yöneticiliğiyle de ulusal eğitimimize önemli katkıda bulunmuştu. Benimle görüşebilmek için oturduğu kentten kalkıp gelmişti. Eşi anlatıyordu: Bir yıl önce döndüğü Almanya’da alışveriş hesabını hala Türk lirasına göre yapıyormuş. Ameliyat masasında ülkemizin sorunlarını tartışıyormuş doktorlarla. Yayılmış bu tutumu sayrılarevinde. Nasıl bir Alman olduğunu görmeye gelmiş öteki doktorlar. Bir Türk gazetesine aboneymiş. Şimdi göğsünün içine yerleştirilmiş olan bir pille düzenleniyor kalp atışları. «Ah» demişti, bu Türk dostu Alman, «doktorum bir izin verse, Türkiye’yi bir daha görebilsem… Ayağımı ilk bastığım Türk toprağını öpeceğim.»

Öteki dost, Almanya’da yapayalnız. Karısı Türkiye’de çalışıyor. Bir üniversitede okutman. Oğlu tıp fakültelerimizden birinde öğrenci. «Ben ne yapacağım burada?» Gülüyor, yineleyip duruyor bu soruyu. Yanıt kendisinden: «Emekliliğim gelince…» diye başlayan tümcesini bir deyimimizle tamamlıyor: «kapağı Türkiye’ye atacağım.»

İkisinin, daha sonra tanıdığım başka Türk dostlarının da birleştikleri görüş: Ülkemiz çok güzel. İnsanlarımız da gerçekten çok iyi. Sorunlarımıza neden doğru, hızlı bir çözüm bulmuyoruz?,

Biz de kendimize, birbirimize yüksek sesle soralım:

Evet, neden, neden?…

                                                                   *

Don Karlos, Münih’teki «Ulusal Tiyatro» da değişik bir sahne anlayışıyla oynandı. Sanata, sanatçıya saygı, giysiyle başlıyor, bir tapınak sessizliğiyle sürüyor, sık ve sürekli alkışlarla doruğa ulaşıyordu.

Almanya’ya hareketimden bir gece öncesiydi. Rumelihisarı’nda Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı Efsanesi adlı oyunu sahnelenmişti. Biz üşümemek için birbirimize sokuluyor, hırkalarımıza sarınıyorduk. Sanatçılar çıplak ayaklarla koşuyorlardı. Başarmak, en güzeli verebilmek için, saatlerce. Oyuncularla seyirciler Ağrı Dağının ışığında bütünleşmişlerdi. Adı gazetelerde, dergilerde sıkça görülen, yargı kurullarında geçen bir müzik sanatçımız, oyunun noktalandığı anda yerinden fırlayıp kalkmıştı. Kalabalıktan kurtulmak, evin yolunu tutmak için. Bir alkışı esirgemişti sanatçılardan!

Ren ırmağında vapurla bir gezi yapıyorduk. Masalar dolmuştu. Bir kişi, iki kişi; bir aile, iki aile; üç aile… Bira, şarap şişeleri… Bardaklar, kadehler… Güvertede bando, orkestra kırması bir çalgı takımı. Romantik Alman havaları… Yanımızdaki masa torundan büyükanneye değin kalabalık bir ailenin. Büyükanne, masanın başında. Özenle giyinmiş, süslenmiş. Pörsümüş derisi, incecik kolları ve ayaklarıyla çırpı gibi bir kadın. Gözlüğünün ardından tatlı tatlı gülüyor insana. Yukarıda çalınan havaya bir yerinden, bamtelinden yakalanmış olmalıydı. Buruş buruş parmaklarıyla tuttu şarap bardağını, duyulur duyulmaz sesiyle: «zum Wohle» diye seslendi masadakilere. Bu deyimi yineledi masadakiler. Kadehler, bardaklar kalktı; gözler birbirlerini aradı. Yanındakilerle kol kola girdi büyükanne, tüm masadakiler kol kola oluverdiler bir anda. Çalgının vals havasına uyup bir o yana bir bu yana sallanmağa başladılar. Bu hareket, dalga gibi en uçtaki masaya değin ulaştı. Hem sallanıyor, hem şarkı söylüyorlardı.

Berlin’de «Europa Centrum» dedikleri dev yapının ortası buz pisti. Temmuzun ortasında buz pateni yapıyor Almanlar. Bir yaşlı kadın daha. Altmışın üstünde olmalı. Hasır şapka, kırmızı buluz, yeşil şort. Buzda kayıyor. Çocuklar, gençler hızlandıkça o da zorluyor kendini. Olduğu yerde dönmeğe, tek ayak üstünde durmağa çalışıyor. Duruyor da. Kimse yadsımıyor kadını. Yüzüne dikkat ediyorum. Bir genç kız kadar mutlu.

Yaşlılık, Alman kadınını evin bir köşesinde camların ardında kalmağa itmiyor. Yolda, parkta, tiyatroda, konserde, sergide onlar. Kahvelerde toplanıyor, kabul günlerini yapıyorlar. En şık giysileriyle okuyor, konuşuyor, şakalaşıyorlar.

Anacıklarımızı düşündüm bir de. Saçları süpürge olmuş anacıklarımızı. Belli bir yaştan sonra yaşamla ilişkileri kesilir neredeyse. Evin bir köşesinde, seccadenin üstünde unutulurlar. Evlat eline bakan, yoksa komşuya, akrabaya sığınan dertli, çileli anacıklarımız…

                                                                   *

Braunschweig’taki «Uluslararası Okul Kitapları Enstitüsü» nün amacı, bu kitapları yanlışlıklardan arındırmak. Tüm ülkelerin okul kitaplarını toplamışlar. Kitaplar, raylar üzerinde devinen çelik raflara yerleştirilmiş. Uzmanlar, bu kitaplar üstünde çalışıyor, yanlışları saptıyorlar. Fransa, Polonya gibi komşu ülkelerden başlamışlar işe. Bir örnek: Fransız okuma kitapları bir Alman kadınını şöyle mi tanımlıyor: «o; mutfak, kilise ve çocuk demektir.» Alman’a göre yanlış bir görüş bu. Öyleyse iki ülkenin uzmanları bir araya gelmeli, bu konuyu tartışmalı, araştırmalı ve gerçeği ortaya çıkarmalıdırlar. Gerçek neyse bulunuyor, Fransız okuma kitaplarındaki bilgi düzeltiliyor. Enstitü, çalışmalarıyla, salt Almanya’nın ve Alman ulusunun —özellikle İkinci Dünya Savası nedeniyle— doğru tanınmasını amaçlamıyor. Başka ulusların doğru bilinmeleri, anlaşılmaları da gündeminde. Bu yoldan bilgi yanlışlarının düzeltilmesiyle yetinilmiyor, kin ve düşmanlık duygularının sürdürülmesine karşı bir görüşü de savunuyor. Barışın, evrensel mutluluğun sağlanması için bir çaba bu. İlgililer, kuşakların okul kitaplarındaki bilgi, görüş ve anlayışın etkisinde yetiştiklerini, bu bakımdan okul kitapları üzerinde durmanın çok önemli olduğu inancındalar. Kesinlikle haklı olduğumuz durumlarda bile yalnız bırakıldığımız,  başka uluslardan soyutlandığımız bir gerçek. Yakın tarihimizden Kurtuluş Savaşı’mız. Kıbrıs sorunumuz bile bu gerçeğin açık birer kanıtı değil midir? Amerikan silah ve ticaret ambargosu karşısında Batının suspus olmasına ne demeli?.. Türklüğü yeterince tanıtamadık dünyaya. Sadece savaşmasını bilen, ülke ele geçiren, Batı’nın deyimiyle «barbar» bir ulusuzdur gözlerinde. İşe, hiç değilse çok yakın ve zorunlu ilişkiler içinde bulunduğumuz komşu ülkelerin okul kitaplarını incelemekle başlayamaz mıyız? Bu, bizi yavaş, fakat geleceğe yönelik olumlu sonuçlara götürmez mi?..

                                                                        *

Berlin’de nüfus iki milyonu aşıyor. Türk’lerin sayısı yüz yirmi bin. Oranlarsak her yüz kişiden beşi, altısı Türk. Kentin belli başlı üç bölgesinde oturuyorlar. Almanlar bu tür yerleşmeye karşı. Amerika’daki zenci bölgelerine benzeterek, «ülkemizde Getto istemeyiz» diyorlar. Bu yerleşmenin nedenini sordum kimi Almanlardan. «Her Türk işçisinin amacı tutumlu yaşamak, kısa zamanda çok para biriktirmek. Bu nedenle ev kiralarının ucuz olduğu bölgeleri yeğliyorlar.» Türklere gelince: «Tek neden bu değildir» diyorlar. «Bizde yabancılara, hele Almanlara karşı olan ilgiyi burada bulamıyoruz. İlgi gösterilmesin hadi. Hoşgörülü davranılsa ya. Dil bilmediğimizi, işçi olduğumuzu, çoğumuzun köylerden çıkıp geldiğini, geleneklerini tanımadığımızı düşünerek konuşmuyor, davranmıyorlar. Aralarında rahat edemeyince uzaklaşıyoruz onlardan.»

Bir Türk öğrenci de yeterli bulmuyor Almanların gösterdiği nedeni. Bir gazete ilanı ile vurguluyor işçilerin görüşlerini: «Kiralık ev. Ancak; fabrika, domuz ahırı ve yabancı işçiler için konut alanı olarak kullanılamaz.»