

Rüşvet Muammer Yüzbaşıoğlu, Varlık 797, Şubat 1974
Söğüt ağacı, bol yapraklı sık dallarıyla öğle güneşini kesiyordu. Deniz kıyısındaki kampın aşçısı, bulaşıkçısı ve garsonları, söğüdün koyu gölgesinde akşam yemeği için fasulye ayıklıyorlardı. Yeşil, devingen masanın çevresindeki renkli iskemlelere oturmuşlar. Selim Ağa, iskemlesiyle az ötede.
Bulaşıkçı usul usul anlatıyor, ötekiler dinliyorlardı. Kırkına dayanmış, durgun yüzlü akça bir kadın. Şalvar, onun üstüne göğsü dört köşe açılmış bir entari giymiş, başını dastarla bağlamıştı.
Aşçı, iri yapılı bir adam. Ayağında beyaz çizgili, lacivert pantolon. Belden yukarısı çıplak. Kılların yumaklandığı göğsüne boynundaki zincirden bir madalyon sarkıyor.
Garsonlar, gencecik çocuklardı. Söğüt yaprakları gibi ince, uzun. İkisi de lisede okuyorlar. Ankara’da. Kamp süresince çalışacak, okul giderlerini kazanacaklar.
Hepsi de suskun.. Önlerindeki işin sıkıcılığı yanında sıcağın, bir de kadının anlattıkları havayı büsbütün ağırlaştırıyordu.
«…Dayağından, eziyetinden öleceğim derken o öldü. İki oğlan kaldı başıma. Neliklerle büyüttüm ikisini de. Büyük okumadı. İlkokulu bilem tamamlatamadım. Askere kadar sürttü durdu şurda burda. Askerden gelince epey akıllanmıştı.»
Aşçı girdi araya:
«Sopa cennetten çıkmıştır askerde. Kuzuya çevirirler adamı.»
Bulaşıkçı, elindeki iri fasulyenin ipliğini baştan sona değin koparmadan çıkarmak istiyordu.
«Neyse» dedi. Zeytin kooperatifine girdi gelince. Sırtında zeytin küfesi taşıyor ekmeğimizi çıkarıyordu. Eli para gördü ya. Zıvıttı bu kez. İçkiye dadandı. Bir gece, arkadaşlarıyla içelim demişler. Ağzı bozuktu rahmetlinin babası gibi. Nedense arkadaşına küfretmiş. Canciğer sandığı arkadaşı da bıçaklamış onu. Şarıl şarıl kan akıyormuş. Meyhaneden hastaneye kaldırılırken yolda ölmüş.»
Kadın, yaşaran gözlerini dastarının ucuyla kuruladı.
«Bir yıl olmadı daha. Şimdi de küçüğünün derdiyle uğraşıyorum. Geçenlerde bir kadın kaçırdı. Yaşından büyüğünü kaçırır mı insan? Oğlum on altısında. Kadın dersen dul hem de çocuklu. Kaçırmış işte hangi akla hizmet ettiyse. Yakaladılar. Kararında bir dayak, bir dayak ikisine de… Oğlanı attılar dama. Avukat tuttum. Bin liraya. Üç taksitte vereceğim parasını, mapustan bir çıkarsaydım. Bir döğmüşler ki karakolda. Ağzı burnu çerçi çanağına dönmüş.»
Selim Ağa, fasulye tepsisinden uzakta. O, gece silahlı gündüz külahlıdır kendi deyişiyle. Geceleri kampın bekçisi, gündüzleri de meydancısıdır. Yaşlı gibi görünür. Oysa elliyi henüz yarılamıştır. Sıfır numarayla tıraş edilmiş başını geniş kenarlı bir hasır şapka örter. Kareli gömleğinin altında dizleri ve arkası iri dikişlerle yamanmış soluk mavi bir işçi pantolonu vardı. Ayaklarında da tokyo. Çatal bacakları, şişik karnı, yana açık duran kollarıyla güreş tutacak bir pehlivan gibi yürür Selim Ağa. Her sabah gün ağarırken bırakır gece bekçiliğini. Renk renk çadırların, piramit barakaların aydınlığa çıktıkları saat deniz soğumağa bırakılmış, kaymak tutmuş bir kazan süt gibidir. Kıpırtısız, mor çalığı beyaz ağaçlar, sabah yeliyle hafif bir hışırtı. İlk işi sevdiği çiçeklerden bir tane koparıp kulağının arkasına sıkıştırmaktır. Sonra temizlemek, yıkamak, ovmak tuvaletleri, muslukları bir güzel. Emeğini esirgemeksizin. Ortalığı ıslatarak süpürmek. Çiçekleri, çimenleri sulamak. Hiç birini incitmeden. Fesleğenleri hele. Onlar ufacıktır, kısacık tiril tiril. Yanlarından geçtikçe bir okşar onları… Okşayan elini koklar. Gülümser, ışır yüzü. Selim Ağa, Yanyalıdır. Seferberlikte yüz kişi gitmiştir köylerinden askere. Onu dönmüştür cepheden. Dönmeyenlerin arasında babası da vardır. Yanya’da çocukluğunu, Trakya ile Marmara’nın öte yüzünde gençliğini bırakmıştır, Kiralık evde oturur. İki buçuk liraya, beş, on liraya kazmaya gitmeyinen ev yapılır mı? Bir zeytinlik alabildi geçen yıl. İki dönem, kışları kooperatifte çalıştı, yüz kiloluk küfelerini yüklendi sırtına. Yazları da kampta. Böyle biriktirdi zeytinlik parasını. Bir oğlu var Selim Ağa’nın. Fırında hamurcu. Kazandığını yer. Uçlu sigara içer utanmadan. Bir de kızı. Açmayın derdini dokunmayın yarasına Selim Ağa’nın. «O, bir taneydi ilçede» der. «O kadar güzeldi. Bakmaya kıyamazdım. İstemeye geldiler bir gece. «Olmaz» deyip dayattım. Benim bu şehre verecek kızım yok.”» Selim Ağa ilçenin deli-kanlılarını sevmez. Onlar bir saçlarını taramasını, bir de kızlara bakmasını bilirler. Ertesi gece kahveden eve döner. Bakar ki karısı sümüğünü çekip durur bir köşede. Kızı kaçırmışlar. Deliden de beter olur. Kaptığı gibi baltayı, fırlar evden dışarı. Sabaha kadar caddelerde, sokaklarda dolaşır uğunarak. Bir görse kaçıranları, kızını da, kıyacak hepsini de tuturak gibi. Rast getiremez hiç birini de.
Selim Ağa, eski bir sızıyı duyar gibi olmuştu içinde: Gür kaşlarının altında sertçe bakan bal rengi gözlerini bulaşıkçı kadına dikerek:
«Kolay değil e ahretlik bu kaçırma işi» dedi
«Kadının babası varsa, sor ona bir. Yüreği nasıl dağlanmıştır… İnsan, insanlığından çıkıyor inan olsun.»
O iskemleye tersten oturmuş, kısa, kalın kollarını arkalığına kavuşturmuştu. Kulağının arkasında bugün bir fesleğen dalı.
«Dayağa gelince, onun çaresi vardı be ahretlik.»
Güldü. Güneş kavruğu yüzün-de birkaç çizgi açıldı.
«Çingeneyi dövmüşler de, vay arkam demiş. Arka olacak birini bulaydın. Ya adamını bulacak, ya da parana kıyacaktın. Bak o zaman adamı döverler mi? Bırak dövmeyi, başköşeye oturtur, bir de kahve söylerler insana.»
Gülüştüler. Sonra hep birlikte sustular.
Kampın alt yanından resmi giysili biri göründü. Haki kumaştandı giydikleri. Başında aynı kumaştan armalı bir kasket. Yaşlı, ince, uzun bir adam.
Elindeki sopaya dayanarak geliyordu. Yaklaşınca:
«Selim Aga!» diye seslendi meydancıya. «Senin hayvanın marifetinden haberin var mı?» Selim Ağa düzeltti oturuşunu.
«Ooo… Sen misin Korumacıbaşı? Hoş geldin, hoş geldin… Buyur, şöyle otur.»
Kalktı, kendi iskemlesini gösterdi Korumacıya. Adam oturmadı.
«Oturacak zaman değil şimdi. Kalk, zararı yerinde görelim.»
Selim Ağa şaşırmıştı.
«Ne zararı be yavu? Hayvancığızı akşam oradan çözüp götürdüm. Ne yapmış ?»
Korumacı, sert sert:
«Karanlıkta nerden göreceksin? Bağladığın ağacı yaralamış.»
«Deme yavu?»
«He, ya. Kalk da göresin.»
Selim Ağa işi savsaklamağa çalıştı, şakaya vurdu:
«Muhabbetin anasını belleme şimdi. Oturduk, laflıyoruz. Bırak be yavu o işi. Ne içeceksin? Onu söyle.»
Korumacı, asık yüzünü değiştirmedi.
«Önce, vazife!» dedi. «Zararı bir gör.»
Selim Ağa, garson çocuklardan birine seslendi:
«Ahmet, koş gazinoya! Bol şekerli bir kahve yapsınlar Korumacıbaşma.»
«Olmaz» diye kestirip attı Korumacı. «Yürü bakalım.»
Selim Ağa, işin şakaya getirilmeyeceğini anlamıştı. Yetkiliydi. Bir düdük çaldı mıydı hayvanı da, sahibini de alır götürürdü korumaya.
«Olur be yavu, gideriz.»
Korumacı önde, o arkasında, kampın arka kapısına doğru yollandılar.
Çadırları, demir kapıyı, yeni dökülmüş delik deşik asfaltı geçtiler. Hendeği atladıktan sonra bir yonca tarlası başlıyordu. Tarla, selin getirdiği kumla dolmuştu. Kumda güçlükle ilerleyerek bir zeytinliğe vardılar. Çevresinde incir ve ceviz ağaçları, dut, kavak. Bahçe nadas yapılmış, iri kesekler kumların üstüne devrilmişti. Ağaç altlarında çayırlar, ayrık otları, börtleğenler, çiçeklenmiş ufacık bitkiler… Issılar aralıksız ötüyor; beyaz renkli kelebekler, serçeler, isketeler ağaçların arasından otların içine dalıp dalıp çıkıyorlar…
Korumacı, yonca tarlasıyla sınır olan hendeğin başındaki bir zeytin ağacının önünde durmuş-tu.
«İşte» dedi Selim Ağa’ya, «senin eşeği bağladığın ağaç!»
Bu, güney tarafına yatmış, iki adam boyu, yeni yetme bir zeytin ağacıydı. Hafif poyrazla aşağıdan yukarıya doğru incelen gövdesiyle sallanıyor, donuk yaprakları güneşte parlıyor, dallar sallandıkça kalın yaprakların arasından ham zeytin taneleri görünüyordu.
Elindeki sopanın ucunu ağacın gövdesindeki bir yere değdirerek:
«Burasını kemirmiş.»
Eşeğin dişlediği yerlerde kül rengi kabuk soyulmuş, altından sarı ile yeşil arası bir doku ortaya çıkmıştı.
Selim Ağa, bir yoklamak istedi Korumacıyı önce.
«Fazla bir şey yok bunda. Ufak bir sıyrık!»
Korumacıyı öfkelendirdi.
«Abe, bilmeye misin ki zeytin ağacı kurur sıyrıktan.»
Alttan aldı Selim Ağa bu kez.
«Biliyem bilmesine de şuncağızdan kurumaz gibime gelir.»
«Sen malsabına sor onu. Ne lanet heriftir o. Pireyi deve yapar.»
Sustular. Çömeldiler toprağa. Yerden suvme ceviz fışkınları hafifçe gölgeliyordu bulundukları yeri.
Selim Ağa, cebinden çektiği çevresini avucuna yaydı. El ayasının bütün genişliğiyle boynundan, yüzünden, alnından geçirdi çevreyi. Kalktı sonra. Bir küçük keseği avucunda ufaladı. Tükürdü kardı, tükürdü kardı… Cıvıklaştırdı toprağı. Uzun, kalın parmaklarıyla aldı aldı çamuru, ağacın kemirik yerlerine bastırdı. Düşen, tutmayan çamurun yerine yenisini bastırıyor, yarayı kapatmağa bakıyordu.
«Eskisinden yeni oldu» dedi gülerek. Üst çenesinde tek kalmış sivri dişi göründü. Bir asker selamı çaktı Korumacıya. Korumacı yumuşamadı.
«Vay beyim, vay! Öyle mi sanırsın?»
Selim Ağa bozulmuştu. Belli etmek istemedi.
«Daha ne yapacaktık be yavu ?»
Korumacı da kalktı yerinden.
«Malını korumaya kapatmadım ama iş meydanda. Bir zeytin fidanı otuz, kırk liradır. Bu, fidan da değil. Genç bir ağaç. İki, üç yüz lira eder. Ödetirler adama. Sahabını bilmez misin sen?»
Selim Aga, duygusallığa yöneldi de.
«Yapma be kardaşlık. Benim cıbırı satsan, bu paranın yarısı etmez. Hem arkadaşız be yavu. İnsan kıyar mı arkadaşına ?»
Korumacı oralı değildi.
«Bizimki vazife. Bilmez misin gündelik yirmi liraya gezerim dağ tepe. Gecem, gündüzüm yok. Çıkarsalar işimden, kim açar bizim kapıyı? Arkadaşsan sen de beni düşün.»
Sözünü bitirir bitirmez tuttu Korumacı yolu.
«Hadi bakalım, doğru korumaya! Gelsin, keşfetsinler. Neyse ödersin.»
Selim Ağa telaşlandı. Ne yapsındı şimdi? Şakadan, arkadaşlıktan anladığı yok bu adamın. Dediğini yapar mı yapar. Al başına püsküllü belayı. Oradaki Kambur da lanet mi lanet. İş ona kaldıysa yandı. Adama eşeğini semeriyle sattırır. Ne yapmalıydı ki? Bütün kabahat kamp müdürünündü. Kampta eşek olmaz, diyordu. Anırır uyandırır, pisler kokuturmuş. Sinek de yaparmış. Evde bağlayacak yer olsa getirir miyim? Toprağı olan hayvansız olur mu? Heybeni, azığını, suyunu koyacaksın. Kazmanı, nacağını, baltanı da yükleyeceksin zeytinliğe giderken. Yonca tarlasına da, çakamazsın ki. Oranın sahibi zıllım bela. Sel geldi demez, hayvanın yediğini adama kustururdu. Ülen deyus, diye geçirdi içinden. Fakırsın, fakırın halinden anlamazsın. Gören yok, bilen yok. Yarayı da kapattım. İdare ediverseydin olmaz mıydı?…
Asfalta çıkmışlardı. Selim Ağa, buraya kadar, kötü kötü düşünerek Korumacının arkası sıra gelmişti. Süngüsü düşük. Baktı, adam yönünü ilçeye çevirmiş gidiyor. Onu koruma kâtibine götürecek. Sonra gelsin mal sahibi, koruma üyeleri…
«Dur, be yavu! Kardaşlık, nereye gidiyorsun? Dur, hele!»
Korumacı, baston gibi kullandığı ucu topuzlu sopasını dayadı sıcaktan yumuşamış asfalta.
«Ne var ?»
Selim Ağa’nın bir eli pantolon cebindeydi. Cebinde bir tek kâğıt para. Katlanmış. Cebine vuran terden ıslak, buruş buruş.
«Anlaşalım be yavu!»
Korumacıya yanaştı. İki tarafına bakındı. Gelen giden yoktu. Avucundaki on liralığa tutuşturdu Korumacının eline.
Korumacı da bakındı sağına soluna. Uzaktan bir minibüs geliyordu. Çok uzaktan. Avucundaki on liralığı görünce sıcaktan börtmüş yüzünde hafif bir esinti duydu.
«Doğru değil bu yaptığın!»
«Bir çay içiver be kardaşlık!»
Korumacı soktu parayı koyun cebine. Bacaklarının arasına sıkıştırdığı sopasını aldı yeniden eline. Hiç bir şey olmamış gibi aynı katılıkla:
«Bir daha bağlama hayvanı oraya. Görürsem, seni de, hayvanını da götürürüm korumaya. Demedi deme!»
«Olur, olur» dedi Selim Ağa korumacının ardından tek dişini alttaki yamuk dişine bastırarak. Kampın arka kapısından girerken:
«Para» diye homurdanıyordu, «İnsanların dini, imanı para. Selam da para, kelam da para!…»