

GAZ Muammer Yüzbaşıoğlu, Varlık, Ekim 1978, Sayı 853
Geldi geliyor bekleyişi sürüp giderken, tanker, akaryakıt istasyonuna oflaya puflaya yanaştı. Kalın, siyah hortumunu yerdeki vanalardan birine bağladılar. Depoya harıl harıl motor gürültüsüyle gaz dolmağa başladı.
«Veriliyor, veriliyor!..»
İstasyonun parmaklıklarını dolanarak alt caddeye inen kuyruk, üstüne basılmış gibi canlandı. Gaz almak için saatlerdir bekleyenler, bidonlarını dip dibe yanaştırdılar. Sıraları korumak, pompayla aralarındaki uzaklığı da kısaltmak istiyorlardı.
Sahipsiz bidonlar ne olacaktı? Sıra kapalım diye geceden gelenler, kaplarını bırakıp gitmişti. Gazın ne zaman geleceği bilinmiyordu ki. İçlerinde süt çocuğu olan tazeler, hastalar, yaşlılar, emekli memurlar, apartman kapıcıları da vardı.
Pompaya yaklaşanlardan biri, yaşlıca, lacivert paltolu, aceleci, gür sesli bir alıcı:
«Beyler,» dedi «beklemeyelim bidonlarını bırakıp gidenleri! Atlayın o bidonları, öne doğru yanaşın!»
Ortalık vıcır vıcır çamurdu, yağmur da sulusepkene çevirmişti. Soğuktan avuçlarını hohlayanlar, ısınmak için durdukları yerde ayaklarını devindirenler, yakalarının, boyun atkılarının içine gömülenler fırladılar ileriye. Bidon, insan birbirine karıştı…
Adam sesinin tüm gücüyle bağırıyordu:
«Durun, yahu! Bozmayın sıranızı!..»
Ortalık durulunca, bir başkası, takkeli, top sakallı, kalın enseli, tostoparlak bir adam çıktı ortaya.
«Gelince sıramızı alırlar. Atalım sahipsiz bidonları!» dedi.
Birkaç mırıltı karşı çıkmak istedi bu davranışa. Sıralarının atlandığı yetmezmiş gibi bir de bidonları atılacaktı içeriye. Haksızlıktı, doğru değildi yapılan. Bidonlar, betona düşünce çatlardı, delinebilirdi… Ne ki geceden, sabahın köründen bekleşenlerin elleri, ayakları, yüzleri uyuşmuştu soğuktan, sabırları kalmamıştı. Simitçi, gezgin çaycı yetmemişti o üşümelerini, açlıklarını gidermeğe. Öğle çoktan olmuştu. Herkes gazını bir an önce alıp gitmeğe bakıyordu. Denileni yaptılar. Pompada doldurulan her bidonun yerine sonra gelen bidon kaydırılıyor, karış karış ilerleniyor; bu kaydırmaca, yetişkininden elleri, yanakları mosmor kesilmiş küçüklere değin renkli, irili ufaklı, naylon bidonlarla bir evcik evcik oyunu gibi çocuksu bir sevinçle sürdürülüyordu. Simitçiden, çaycıdan sonra bir de bidon satıcısı türemişti. Üçü beşe, bir bidon kapağını iki katına satıyordu. Arada kızgınlıktan, sıkıntıdan politik konuşmalar yapan, gaz sorununu tartışanlar da vardı. Ülkenin dışa bağımlı ekonomi politikasını, toprakaltı zenginliklerimizi bu yüzden yeterince değerlendiremeyen düzeni suçlayan bir gence badem bıyıklı, soluk yüzlü, durgun bakışlı, yaşlı adam karşı çıktı. Darlıktan, yokluktan çatışan öğrencileri, yeni hükümeti suçlu buluyordu o da. Onlar tartışırken bir kadın irisi bidonlarıyla sokuldu. Başına kirli beyaz bir yazma örtünmüş, alnına siyah çatma çatmıştı. Yazmasından yalnız gözleri, soluk, pörsük yanakları görülebiliyordu. Aşınmış, yeşil hırkasının altına ağarmış, kırmızı çiçekli, mor bir şalvar giymişti. İncecik, çok uzun boylu, orta yaşlı bir kadındı.
Doğulu ağzıyla:
«Hele yol verin, sırama girem!» dedi.
Badem bıyıklı adam, arkası dönükken yanında kavak gibi bitiveren kadına çıkıştı:
«Ne sırası, be kadın? Git bakim kuyruğun ta arkasına! »
Kadın dikleşti:
«Ben gün ağaranda gelmişem. Ne arkası?..»
Adam çekilmek istemiyordu. Kadın dirseğiyle yer açmağa kalkınca, omuzundan itti. Kaldırım taşında sendeleyen kadın bidonlarını attı, adama vurmak için yerden taş, kaya bir şeyler aradı, üstüne yürüdü adamın.
«Kadın gördün de aciz mi sandın beni?..»
Adam, hiç beklemediği bu tepkiden sinmiş, gerileyivermişti. Araya girdiler. Kadın soluk soluğa kalmıştı.
«Apartman kapıcısıyık… Servise çıktıydım… Hangi köpeğin gunladığıysa atmış bidonlarımı…»
Bahçede bidonlarını bulduğu yerin hizasında, adamın önündeydi şimdi.
Kaplarını bırakıp gidenler evden, işten, çarşıdan, kahveden çıkıp çıkıp geliyor, istasyon bahçesinden kaplarını buluyor, kuyruğun bir yerlerine giriyorlardı.
«Napim,» diyordu içlerinden bir taze, süt çocuğu olan kadın; «bizimki işe gidiyor erkenden. Evde kimseceğimiz yok. Söylemesi ayıp, çocuğu emzirmeğe gitmiştim.»
Pompaya yanaşma sırası apartman kapıcısı kadında. Eğildi bidonlarını boşalan yere doğru sürecekken:
«Bitti!» demesin mi bidonları dolduran boz, kalın giysili, yarım çizmeli, tıknaz işçi. «Depo boşaldı.»
Bu adam, bir ara istasyonun arkasındaki ayakyoluna gitmek için işi bırakmış, dönüşünde parmaklık boyunca bekleşenlerden birkaçına takılmış, kuyruğun en ilginç görünüşlü, en uzun boylu üyesinin önünden geçerken de sırıtmıştı: «Yaz gelecek bacı, yaz gelecek!» diye sataşmıştı.
Kadın duyduklarına inanamadı önce, şaşkın şaşkın bakındı.
«Ne dedin, ne dedin?..»
Adam yılıştı yine.
«Bitti dedim, bitti dedim!»
Kadının kömür karası gözleri belerdi.
«Ne bitmesi? Neçe insan doldurdu doldurdu gitti. Bana gelince bitti. Yok, babam, bende isterim!» >
Boy boy bir dizi bidonunu arkadan bir itişle öne kaydırdı, pompanın dibine yanaştırdı.
Gaz parasını almakla görevli ince dalan genç; sivri topuklarının üstünde, altından kot pantolonu görünen yuka pardösüsünün içinde, bir çocuğun tuttuğu şemsiyenin altında titriyordu. Bütün paraların üstünü vermekten, sıralarından ayrılıp çevresine toplanan meraklıları ikide bir dağıtmaktan, üşümekten, yorgunluktan kızı kızıveriyordu. Kadını azarladı:
«Türkçen kıt mı senin? Bitti diyoruz, anlamıyor musun?»
Kadın, bu kez gene döndü. Gözleri daha da irileşmişti.
«Ağız birliği yaptınız. Bana gelince yok deel mi?»
Sesini iyice yükseltti,
« Aha, bir adım atmam burdan öteye! Almadan gitmem…»
Gaz dolduran işçi, sigaradan rengini yitirmiş pos bıyıklarını geviyordu kızgınlığından. Dayanamadı, kadını kolundan çekerek pompadan uzaklaştıracak oldu. Kadın, önündeki bidonların en irisini kaparak saldırdı adama.
«Ula, senin kitabında var mı kadına el kaldırmak?.. »
Parayı alan genç hızla araya girmeseydi, kadın bidonu adamın kafasına indirecekti.
«Hep böyle yaparlar… Yok dersiniz… Sonra karaborsa… Hayınlar!»
Gürültüye içerden düzgün giyimli, asık suratlı biri çıktı. Patrondu bu gelen. Ona tartışmanın nedenini anlattı adamları. Pompanın çevresi daha da kalabalıklaşmıştı. Kadının çıkışını desteklemek isteyen biri yarı şaka, yarı ciddi:
«Patron, ağaç olduk dikile dikile!» dedi. «Gaz bitmiş olabilir. Kabul. Yalnız merak ettiğim bir şey var: Ne yapacaksınız şu bidondaki gazı? »
Kadını destekleyen, badem bıyıklıyla ülkenin akaryakıt sorununu tartışan, kara, parkalı gençti. Bidon dediği, büyük maden fıçıydı. Pompadan alıcı bidonlarına gaz doldurulurken hortum açık bir tenekeye tutuluyor, taşan, akan gaz bu kapta toplanıyor, sık sık dolan kap fıçıya boşaltılıyordu. Fıçı doldu dolacaktı, içinde belki birkaç yüz litre gaz vardı.
Patron daha bir şey demeğe kalmadan kadın yanıtladı bu soruyu.
«N’olacak, el altından satılacak. Hemi de su katarak… Oradan verin. Vermezseniz gitmem… Ölürümde gitmem. Size de sattırmam. Ha vallahi.»
Patronun başına üşüşenlerden tıkız bir adam doğruladı kadını.
«A be doğru sülüyor kadın. Geçenlerde aldım bir tenecik gaz bakkaldan, karaborsası yüz gayme. Götürdüm eve. Bizim gelinin bebesi tınsırır durur suvuktan. Koyduk subaya. Yak yakabilirsen. Yanmaz meret. Su karıştırmışlar anniye misin…»
Patronla işçilerini kuşatan kalabalık homurdanmağa, ileri geri söylenmeğe başlamıştır. Zor durumda kalacağını anlayan patron, işin içinden sıyrılmağa baktı. İnsanların ne yapacağı belli olmuyordu bu devirde. İyisi mi?..
«Verin bakalım fıçıdaki gazı dal» dedi adamlarına, yürüdü.
Kuyruk, fıçıya yanaştı. Fıçıdan ölçek ölçek alınan gazla kadının bidonları dolduruldu önce. Kapıcının gözleri alev alev parladı. Sıra badem bıyıklı sütçünün. Kaynatmazsa bozulacaktı bilmem kaç güğüm süt. Onu parkalı, tenekeci genç izledi. Lehim yapamadığından kaç gündür boş oturuyordu dükkânında. Kundakta çocuğu olan ana da bidonunu doldurunca, fıçı boşaldı. Gaz alamayanlar, boş bidonlarıyla evlerinin, iş yerlerinin yolunu tuttular birer ikişer. Dişlerini sıkarak…