Almanya’daki Eğitim Çıkmazımız / Yazı 1977

Almanya’daki Eğitim Çıkmazımız

MUAMMER YÜZBAŞIOĞLU                                                                               Varlık, Ağustos 1977, Sayı 839

  1. DÜNDEN BUGÜNE

Devrim sonrası, emekçilerimizin resmi anlaşmalarla Batı’ya akmağa başladıkları dönem. Bir yandan ülke içinde arttıkça artan işsizlik, bir yandan dış ödemelerde sürüp giden güçlük, zamanın hükümetini bu yolda bir karar almağa zorluyordu. Emekçimize dışarıda iş bulmalı, kazancıyla de döviz gelirlerimizi artırmalıydık. Batının geri kalmış ülkelerinden İspanya, Portekiz, Yugoslavya, Yunanistan da emekçi gönderiyordu büyük sanayi ülkelerine. Akının ağırlık noktası Federal Almanya Cumhuriyeti idi.

Devletin saptamış olduğu amaçlar, kısa bir süre içinde gerçekleşmeğe başlamıştı. Ülkemizdeki işsiz sayısı – eklenenler sayılmazsa – hızla azalıyor, döviz gelirleri artıyordu. Ne var ki ülke yararına olan bu gelişmeler sürüp giderken, bir önemli sorun gözlerden kaçıyor ya da bu sorunun üzerinde o sıralar pek durulmuyordu: Yurt dışındaki emekçi çocuklarının eğitimleri!

1969’a değin pek önemsenmedi bu sorun. Emekçiye, aile bireylerinden soyutlanarak, döviz yumurtlayan bir tavuk gözüyle bakılıyordu. İkili anlaşmalarla yanlarına eşlerini, çocuklarını getirme hakkı tanınınca, başlangıçta kartopu büyüklüğünde olan bu sorun, birden çığlaşıverdi. 1969’da Almanya’ya ilk öğretmenlerimizi gönderdik. Öğrenci sayısına oranla devede kulak bile sayılmazdı görevlendirdiğimiz öğretmenler. Öteki ülkeler uyanık davranmış, emekçilerin ardından onların çocuklarını okutacak öğretmenleri de yola çıkarmışlardı. Aradan bunca yıl geçmiş olmasına karşın,  uykudan henüz tam uyanamamıştık. Alman’lar da yeterince eğilmemişlerdi çocuklarımızın eğitim sorunlarına. Türk çocuklarını oturdukları yere en yakın Alman okullarına almakla yasal yükümlülüğün yerine getirilmiş olduğuna inanılıyordu. Uygulamada, Almanca bilmeyen çocuklarımız başarılı olamıyor, sınıfların arka sıralarına itiliyorlardı. Giderek bu çocuklardan kimileri, «geri zekâlı» oldukları yargısıyla, bu tür çocukların bulundukları okullara gönderiliyorlardı. Türkiye’deki öğretmenlik görevlerinden daha çok geçim sıkıntısı nedeniyle ayrılarak Almanya’ya gelen, emekçi olarak çalışan Türk öğretmenlerinden yararlanılması, çözüm olarak görüldü. Bu öğretmenler, fabrikalardan, iş yerlerinden alınarak Türk çocuklarının gittikleri büyük kent okullarında görevlendirildiler. Öğretmenlerin yanı sıra bu meslekle hiç mi hiç ilgisi bulunmayan kişiler de öğretmenliğe geçirilmişlerdi. Lise mezunları, üniversite öğrencileri, türlü mesleklerden olanlar… Böylece Alman velilerin çocuklarının sınıflarında yabancı öğrencilerin bulunmalarından, Türk velilerin de çocuklarının başarısızlıklarından yakınmaları önlenmiş olacaktı. Ne var ki, Türk çocuklarının oluşturdukları sınıflarda onlara Almanca öğretecek Alman öğretmenler görevlendirilmemiş, bu görev de genellikle yeteri kadar Almanca bilmeyen öğretmenlerimize verilmişti. Geçtiğimiz yıla gelindi. Sonuç: Alman sınıflarında okuyan, Türkçe ve Türkçe kültür dersleri görmeyen çocuklarımız anadilleri, öz kültürleriyle yabancılaştılar. «Türk sınıfı> denilen, aslında Almanca öğretilerek, Alman sınıflarına geçişi sağlayacak olan «hazırlık sınıfı»ndaki öğrencilerimiz ise, bu dili öğrenemedikleri için, okullarını çoğunlukla bitiremediler. Böylece, ilk kuşak, büyüdükçe büyüyen çığın altında yitirilmiş oldu.

1976’nın ortalarında ilk kez önemle ele alınıyordu yurt dışı emekçi çocuklarının eğitim sorunları. Milli Eğitim Bakanlığı’nda» Yurt Dışı İşçi Çocukları Eğitim Öğretim Genel Müdürlüğü», Bonn Türk Büyükelçiliği’nde «Eğitim Baş Müşavirliği», Avrupa’nın yoğun yerleşme bölgelerinde de Büyükelçilik ya da Başkonsolosluklara bağlı olarak on bir «Eğitim Müşavirliği» kuruluyordu.

2. ALMANYA’DA OKUL SİSTEMİ

Türk emekçi çocuklarının öğrenim sorunlarına geçmeden önce Almanya’daki okul sistemini kısaca belirleyelim:

1 — Okul öncesi eğitim, iki-üç yıl süreli çocuk yuvalarında veriliyor. Bu eğitim kurumları belediye ya da kiliselerin. Özel kişilerin açtıkları yuvalar da var.

 2 — Altı yaşını dolduran çocuğa, öğrenime başlayacağı okulda, okula başlama erginliğini saptamak üzere test uygulanıyor.

3 — Okula başlayan öğrenciler, dört yıllık bir temel öğrenim görüyorlar (Grundschule). Bu basamağa (Birinci dönem ilkokul) diyebiliriz.

4 — Öğrenciler, temel öğrenimden sonra, başarı durumlarına göre, sırasıyla üç tip okula yöneltiliyorlar: a) Gymnasium (lise), b) Realschule (ortaokul), c) Hauptschule (ikinci dönem ilkokul). Bir de «Gesamtschule» denilen (birleşik okul) var. Bu okul tipi, «Temel öğrenimin dördüncü sınıfındaki öğrenci henüz on yaşındadır. Bu çağdayken yarını bakımından son derece önemli olan bir konuda yargıya varılamaz!» görüşüyle ortaya çıkmıştır. Birleşik okuldaki öğrencilerle bilgi ve becerilerine göre ayrıldıkları kurslarda ders yapılmaktadır. Bu öğrenim 5 – 10 okul yıllarını kapsıyor. Okulu bitirenler, yeterli bulunurlarsa, lisenin üç yıl süreli ilk basamağına geçebiliyorlar.

Yukarıda sıralanan okul türlerine dönelim:

Lise (Gymnasium), dört yıllık temel öğrenimden sonra 9 yıl, üniversite öğrenimine götürüyor.

Ortaokul (Realschule), temel öğrenimden sonra altı yıl. Bitirenler liseye geçiyor ya da meslek okullarına alınıyorlar.

İkinci dönem ilkokul (Hauptschule), beş yıl sürüyor. Bu okulu bitirenlerin gidebilecekleri okul, meslek okulu.

Sistem, esnek. Bilgi ve becerilerini tanıtlayanlar, üst öğrenime götüren okullara geçebiliyorlar. Ancak, çok güç. Çocuğun aile ve çevre olanaklarıyla sıkı sıkıya bağlı. Kapitalist düzeni kuruyor, emekçi çocuğunun emekçi kalmasını sağlıyor, deniliyor.

3. ÇOCUKLARIMIZIN BU SİSTEM İÇİNDE BAŞARI DURUMLARI

İstatistik verilerine göre, Türk çocuklarının yüzde 92,8’i birinci ve ikinci devre ilkokullarda. Bu okullardaki başarı oranları yüzde 32’dir. Bunlardan daha üst öğrenime devam edebilme hakkını elde edenlerin oranı ise sadece yüzde iki. Ortaokul ve liselere geçebilenler yaklaşık olarak 1,7 dir.

Bu sayılar, Almanya’daki eğitim sorunumuzun nasıl bir çıkmaz içinde bulunduğunu açıklıkla ortaya koymaktadır.

4. BAŞARISIZLIK NEDENLERİ

Başarısızlığın temeldeki nedeni, her toplum olayında olduğu gibi, ekonomidir. Emekçilerimizin çoğunluğu ülkemizin kırsal bölgelerinden gelmektedir. Bu yoksul, yoksul oldukları için de cahil kalmış ailelerin ortak tutkuları, sadece para biriktirmektir. Bir günde iki giderek üç ayrı işte çalışıyorlar. Döndüklerinde tarla, çift çubuk edinmek, insanca oturabilecekleri bir ev almak, yaptırmak için. Çocuk da evin kazancına katılacaktır. En kısa yoldan okuldan çıkmalı, çalışmayıp, para kazanmağa başlamalıdır. En kısa yol, çocuğun on beş yaşını doldurarak okul çağı dışına çıktığı yaş. On altısında kaçak işçi. On yedisine basınca da Alman ekonomisinin aradığı genç işçi, Jungarbeiter. On beş yaşına değin nasıl okuyacaktır bu çocuk? Evde küçükler varsa, anne de çalışıyorsa —çoğu çalışır— çocuk okula düzenle gidemeyecektir. Çocuk yuvası, para. Kıyıp da nasıl versin biriktireceği paradan?..

Çocuklarım okusun, ilerlesin diyen aile yok mu? Var. Böyle düşünen ailelerde de çocuk rahat değil ki. Çoğu bir oda, yarım mutfakta oturuyor. Nerede çalışacak çocuk derslerine? Ana baba cahil. Kim yardım edecek çocuğa derslerinde? Analar babalar sabahın köründe yoldalar. Nasıl uyanacak çocuk, ne yiyecek? Öğleden sonraları okul olmaz. Öğle yemeğini nasıl yiyecek çocuk, akşama değin nerede, kimin yanında vakit geçirecek? Akşam, yorgun argın dönen, çoğu akşamları da çalışan ailelerde çocuk sevgiyi, ilgiyi kimden görecek, derdini kime açacak?… Çocuğun okulu, öğretmeniyle konuşacak, girişken, Almanca konuşan ana baba nerde? Okul ne, yönetmelik ne, çocuğun  hakları, görevleri ne, bilen kim?…

Okullara gelelim:

1) Çocuk Almanya’da doğdu ya da küçükken Almanya’ya geldi_ Almanca öğrendi, diyelim. Doğruca Alman sınıfına. Bu sınıflarda ilerleyecek çocuk ilerleyebilirse. Ailenin olumsuz tutumu, yetersiz koşullarının üstesinden gelebildiği sürece. İlerledikçe de öz kültüründe gerileyecek. Bu gerilemenin sonucu, benliğinden olacak, ülkesi ve toplumu ile giderek evindeki bireylerle bile yabancılaşacak. Bu sakıncayı önlemek için, Alman sınıflarında okuyan yabancı çocuklara, kendi dillerinde haftada altı saat ders konulmuş yakınlarda. Ama isteğe bağlı. Hem de Alman öğrencilerin evlerinde ertesi günün derslerine hazırlandıkları saatlerde, öğleden sonraları. Gider mi çocuk? Gitse de ilgisi, başarısı ne olur? Kaldı ki bu uygulama da yaygın değil. Küçük yerleşme birimlerindeki çocuklarımızın çoğu bu olanaktan yoksun.

2) Türkiye’deki bir okuldan gelenler ise daha da önemli bir sorun. Son yıllarda bu tür çocuklar için «hazırlık sınıfı» açılmış. Bir, en çok iki yıl içinde Almanca öğretilecek bu sınıflarda. Sonra da Alman sınıflarına geçirilecekler. Çünkü «Türk sınıfı», «Türk okulu» diye diplomaya götüren bir sistem yok. Yönetmeliğe göre, bu sınıflarda Almanca haftada on saatle başlayacak. Sayısı gittikçe artırılarak ders yılı içinde tek öğretim dili olacak. Uygulama? Genel ortalama yıl içinde yedi saat. Bu dersi okutan öğretmenler? Çoğu Alman değil. Almancayı öğretecek kadar bilmeyen öğretmenlerimiz başka uluslardan. Bu yüzden en çok yıl iki sürmesi gereken hazırlık sınıfları, dokuz yıllık zorunlu öğrenimin sonuna değin sürüp gidiyor. Adı üstünde «hazırlık sınıfı». Çocuğumuz dokuz yıl da okusa bu sınıfta, diploma alamıyor. Onbeş yaşını doldurdu mu bir devam belgesi tutuşturuluyor eline, sokağa salıveriliyor. Yasanın gereği yerine getirilmiş, çocuk onbeşini dolduruncaya değin okula gitmemiştir.

Öte yandan, hazırlık sınıfları küçük yerleşme birimlerinde yok. Sınıf açmak için yeter sayıda öğrenci bulunmadığı için açılamıyor bu tür sınıflar. Türkiye’den gelen öğrenci, yaşına uygun bir Alman sınıfına veriliyor. Çoğu köy okullarından gelme. Kimileri ilkokuldan sonra okumayı bırakmış… Bu çocuk nasıl Almanca öğrenecek, başarılı olacak da besili, bilgili, hoyrat Alman çocuklara ayak uyduracak?… Sonunda bir sorun olup çıkıyor okula, ailesine.

İkinci devre ilkokulu Alman sınıflarında okuyarak bitirme mutluluğuna ermiş çocuklarımızı da bekleyen bir güçlük var: «Lehrstelle» denilen pratik yeri. Bu okulu bitirenler, ancak meslek öğrenimi yapıyorlardı. Meslek öğrenimi için bir yandan pratikte çalışma zorunluğu var. Hem okula gidilecek, hem de eğitim veren bir iş yerinde çalışılacak. Böyle bir iş yeri bulmak çok zor. İş yeri için Almanların kendi çocuklarından yabancılara sıra gelmiyor ki kolaylıkla.

5. TEMELDEKİ SORUN

Yurt dışındaki emekçi çocuklarının eğitim sorunlarını çözmek için, başta onların yarınki yaşamları konusunda bir görüş birliğine varılmalıdır. Bu konuda iki görüş ileri sürülebilir:

1) Ülkemizin gittikçe, hem de hızla artan işsiz sayısını daha da çoğaltmayalım. Okudukları yetiştikleri ülkede kalsınlar. Bize dışarıdan da yardımcı olabilirler. Amerika’daki Yunan kolonisi örneği. Bir yandan yakınlarına para göndererek döviz katkısında bulunur, bir yandan da lehimize bir kamuoyu oluştururlar.

2) Ülkemizin Batı’da yetişmiş, Batı’nın uygar dünya görüşünü kazanmış insana olan gereksinimi, bugün dünden daha çoktur, bu gereksinim yarın daha da artacaktır. Çocuklarımız, bulundukları yabancı ülkelerde benliklerini yitirmeden yetişmeli, yurda dönmeli, toplumumuza birer değer olarak katılmalıdırlar.

Biz, bu ikinci görüşün yanındayız.

Çocuklarımızın bu görüşle yetiştirilmeleri için, yurt dışında kendimize özgü bir eğitim sistemi geliştirmeli, diyoruz.

Almanya’ya gelelim. Yasalarına göre ulusal okul açılmasına olanak yoktur. Zaten düşündüğümüz de bu değildir. Okul, binasıyla, yönetimi ile yine Almanların olacaktır. Biz iki dile, iki kültüre dayalı bir öğrenim önermekteyiz. Ne var ki biri ötekini, şimdiki uygulamada olduğu gibi, etkisiz kılmamalı, çocuğu dili ve öz kültürü ile giderek ülkesiyle yabancılaştırmamalıdır. Böyle bir sistem, aynı zamanda öğrenimini Türkiye’de sürdüreceklerin dönüşlerinde okullarımıza kolayca uyumlarını da sağlayacak, zaman kaybını önleyecektir.

6. SONUÇ

Bugünkü sisteme işlerlik getirme biçiminde özetlenebilecek olan eğitim politikamız, bekleneni yine de sağlayamayacaktır. Beklenen, Türk çocuklarının da Alman yaşıtları gibi Almanya’nın tüm okuma olanaklarından yararlanmalarını gerçekleştirmek de olsa. Sisteme işlerlik kazandırdık, diyelim. Almanca öğretilen hazırlık sınıflarının en küçük yerleşme birimlerine değin açılmasını, çocuklarımızın en kısa sürede Alman sınıflarına geçmelerini sağladık. Bu çocuklar, haftada altı saat Türkçe ve Türkçe kültür dersleri de görüyorlar. Hem de şimdiki gibi, isteğe bağlı olarak, öğleden sonraları da değil. Zorunlu olsun, genel ders programı içinde bulunsun. Sonuç? Çocuklarımız zaten Alman toplumunun çekici yanlarına kaptırmıştır kendilerini. Bir de Alman kültürünün egemenliğine sokuldular mı, bu çocuklar ülkemiz bakımından yitirilmiş, Alman ekonomisi için kazanılmış olacaklardır. Böyle yetişen bir kız öğrenciden duyduklarımı hiç unutamıyorum. Babasıyla gelmişlerdi Frankfurt Başkonsolosluğu Eğitim Müşavirliğine, Aile, Almanya’dan bıkıp usanmıştı on beş yıldır. Yurt özlemine de dayanamaz  olmuştu. Biricik kızları liseyi yeni bitirmişti. Dönsünlerdi artık. Kızları da üniversiteyi ülkemizde okusundu. Gelgelelim, kız dönmek istemiyordu. Etkileyebilir miyim diye bir de bana gelmişlerdi. Uzun uzun tartışmış, konuşmuştuk. İşte sonuç:

«Ne yapacakmışım Türkiye’de…»