

SULTANDAĞI Akşehir Halkevi Dergisi
Sahibi: Dr. Oğuz Uşaklıgil, Yayıncı: Halkevi Yayın Bürosu, Basım yeri: Akşehir
Muammer Karabağlı adıyla, Sultan Dağı Dergisi’nde yazı işleri görevi üstlenmiş, aynı zamanda şiir ve yazıları yayınlanmıştır.
Dergi 4. sayısından itibaren yayınlanmamıştır.
Gün Akşamların Rengini Alınca Öykü, Muammer Karabağlı adıyla, Sultandağı 1950 / 2
Ufka baktım. Tuvale vurulmuş bir renk şeridini andırıyor. Açık renkte, mavi ve kırmızı. Emirdağları’nın üstünden gün kararmaya başladı. Tozpembe renk yavaş yavaş günbatısına doğru çekildi. Ufukta renkten ve ışıktan bir dünya kuruldu. Nasıl olduğu bilinmez, büyülenip kaldım ansızın bu âlem karşısında. Geçmiş ve gelecek günlerin tedaisiyle düşüncelere daldım. Gün kararınca sihir de bozuldu. En güzel, belki de en acı rüyalarımdan uyandırılmış gibi oldum. Ufka bakarken neden efkârdandım, niçin ağladım durup dururken?… Ne vardı beni zaman içinden alıp götüren bu renklerde? Günün battığını hiç mi görmemiştim? İlk defa mı renkten renge gidiyordu gök?…
Şimal rüzgârının pencerelerini kırbaçladığı odam, sobam, kitaplarım ve sükûnet. Her şey dilediğimce. Sofada annemin adımları dolaşıyor ara sıra. Annem en hafif gürültülerle kapıları açıp kapıyor. Odama girip çıkıyor. Bir ihtiyacım olup olmadığını soruyor. Çehresinde beni dertli eden mana! Yüzü hep solgun, gözü hep yaşlı, sesi hep böyle titrek…
Okumak, uyumak yahut gözleri tavana dikerek bin bir türlü şey düşünmek. Hep aynı nakarat bütün gün. İnsan bunalıyor beyazlar içinde. Yatağımdan kalkıp pencerenin önüne oturuyorum. Puslu camlarına şahadet parmağımla bir şeyler yazıp çiziyorum. İmzam, fakülte numaram, bir isim yahut bir resim.
Bugün, yaz günlerinden kalma. Sema, dipte bucakta unutulmuş bir yaz seması. Berrak mı berrak. Masmavi. Günün batışı da öylesine. Gurup bu yüzden başka türlü oldu, ben bu yüzden başka türlü çıktım gecelere. Dünyanın bu kadar güzel, hayatın bu kadar yaşanmaya değer olduğunu bilmezdim. Ölüm korkusu yahut yaşamak arzusu diyelim buna, bizi öyle bir bağlıyor ki hayata… Ah! kırmızı mavi renk, toz pembe ufuk. Ah! güzel akşamlar, aşkla, meşkle geçecek geceler, ah! ardımdan ağlayacak kadınım, doğmamış çocuklarım…
Hastaneden çıktığım günü hatırlıyorum. Soğuk bir kış günüydü. Koğuş arkadaşlarım beni kapıya kadar uğurladılar. İçlerinden, icra memuru İsmail Bey’in o günkü halini hiç unutamayacağım. Vedalaşmak için elimi uzattığım zaman baktım gözleri yaşarmıştı. «Güle güle, dedi. Allah bize de nasip etsin.»
Yepyeni bir hayat başlıyordu hastane kapısının bittiği yerde. Dışarıda bütün renkleri ve canlılığıyla bir hayat vardı. Bu hayat bana kucak açıyordu. Hastaneye yatacağım gün kapıdan girerken «Allah bilir ya bir daha kolay kolay çıkamam bu kapıdan» demiştim. Aradan bir buçuk ay geçti. İşte şimdi bu kapının eşiğinden şifa ile atlıyordum. Bir böbrek pahasına satın alınan şifa! Yolundan çevrilen hayat! Genç yaşta yarım adam olmakla birdi bu… Alnımın kara yazsı!
İstanbul’dan geldim. Nekahet günlerim evde geçiyor. Ailemin yanında; annem elimi soğuk sudan sıcak suya sokturmuyor. İstesem kuşun sütünü getirecek babam. Kardeşlerim etrafımda pervane. Tabur tabur ziyaretçi. Annem dalıp dalıp gidiyor yüzüme baktıkça. Sanki bu yüzü bir daha görmeyecekmiş gibi korkuyor. Aklına korkunç ihtimaller geliyor. Ağlıyor için için. Gözyaşlarını benden saklıyor. «Ciğer bu başka şeye benzer mi… Saçımı süpürge ettim de…» diyor. Babamın ağzını bıçaklar açmaz. «İçime ahir oku olacak» diye yazıyor mektuplarına.
Ben, işi mukadderata bıraktım. Alın yazıma inanıyorum o kadar. Ölümden de pek korkmaz oldum. Hastanede yattığımda öğrendim ki ölüm, insanların çok yakınlarında dolaşmaktadır.
Ölmekten değil, en çok unutulmaktan korkuyorum ben. Meselâ: şu sedirde yerim olmayacak. Dolapta çamaşırım, sofrada çatalım kaşığım, adım sanım kalmayacak. En vefalısı sandığım sevgilim bile beni unutacak. Başkasıyla evlenecek bir gün, eşten dosttan mektup alamayacağım. Hikâye, şiir yazamayacak, gazete, kitap okuyamayacağım. Odun kömür düşünmeyeceğim kış günleri, şikâyetim olmayacak yazın sıcaktan.
Ben en çok anamla babamla dayanamayacağım. Dert sahibi olacaklar ben öldükten sonra, kim bilir daha fazla yaşayamayacaklar belki de… Pek acımayacağım çıkmış kitaplarıma. Anlayan pek az olacaktı çünkü. Bobstil şiir yahut bu da mı hikâye deyip geçeceklerdi…
Karım yok ki geride bıraktığım, namusumu iki paralık etsin… Baba diyenlerim olmayacak ki yüzümü kara çıkarsınlar…
Peki ya, benim merak ettiğim bir şey var:
Ben öldükten sonra ne olacak dünya vaziyeti?
Üçüncü bir cihan harbi patlayacak mı dersiniz?
İnsanlar yaşadıklarından pişman mı olacaklar, yoksa hiç akıllanmayacaklar mı?