Yazı / Ekmekçi’nin Anısına 1997

Ekmekçi’nin Anısına, Muammer Yüzbaşıoğlu, Cumhuriyet Gazetesi 1997

Muammer Yüzbaşıoğlu (Lise Arkadaşı)

Ekmekçi, Konya Lisesi’nden sınıf arkadaşım. İstanbul Üniversitesi’ndeki yükseköğrenimimize de birlikte başladık. 1940’lı yılların sonlarından ölümüne dek sürdü dostluğumuz, arkadaşlığımız. Ayrı yerlerde de olsak arayıp soruyorduk birbirimizi. Kimi zaman da bir araya geliyor, ayrılığın özlemini gideriyorduk doya kana…

Mustafa, arkadaş canlısıydı.

Lisedeyken okula yakın bir ev tutmuştu. Küçük bir evin ayrı kapıdan girilen üst katını. Evi, arkadaşların uğrak yeriydi. Onu bunu bahane eden, soluğu Mustafa’nın evinde alırdı. Okul kaçkınları çoğu kez. Ya evi bize bırakıp gidecek, ya da bizimle kalacaktı. “Yav çocuklar, ben çalıştım, yazılıya gireceğim, bırakın gideyim!” derdi. Havamızdaysak, yolu açar; değilsek, kırk dereden su getirir, evde bizimle kalmasını sağlardık. Öğle vakti olunca, nesi var, nesi yoksa hepsini masaya taşırdı. Daha olmazsa, mahalle bakkalına gider, yiyecek bir şeyler alıp gelirdi.

Mustafa, hoşgörülü, cömert bir arkadaştı.

* * *

Orhan Veli’nin anlaşılmadığı, karikatürlere konu olduğu yıllarda, ikimiz okul içinde, dışında, şiirimizdeki yenileşmenin savunmasını yapardık. Altı yüz yıllık şiirimizde köklü bir devrimi başaran Orhan Veli ve arkadaşlarının şiirlerini sevdirmek için önümüze çıkan her fırsatı değerlendirdik.

Orhan Veli öldüğünde İstanbul’daydık. Mezarına gittik. Henüz taze olan toprağına bir gül bırakılmıştı. Taptaze, kıpkırmızı bir gül. Yeni koparıldığı, hemen getirildiği belliydi. Bir sevgiliden başkası olamazdı bu ince, anlamlı davranışın sahibi… İkimiz de çok içlenmiş, duygulanmış, böyle bir sevgilinin varlığını düşlemeye başlamıştık…

Mustafa, hep yeniye, ileriye dönük olmuştur.

* * *

1963’te Almanya’nın Bad-Godesberg kentindeki kültür ataşeliğimizde görevliydim. Mustafa, bir akşamüstü evimize çıkageldi. Hiç beklemiyordum. Gelişi, hepimizi şaşkına döndürmüştü. Nereye oturtacağımızı, ne ikram edeceğimizi bilemiyorduk… Çocuklarımız çok küçüktü. En büyüğü, en küçüğünü kucağına alacak güçte değildi. O güleç, şakacı, sıcakkanlı “Mustafa Amca’larına hemen ısınıvermişlerdi…

O gün, rastlantı bu ya, yemekte kuru fasulye, pilav, üzüm hoşafı vardı. “Hey, be! Almanya’da böyle bir mönüyle karşılaşacağım aklıma bile gelmezdi…” demiş, ardından durgunlaşmıştı. “Muammer hatırlar mısın, rahmetli annen, sık sık yemeğe alıkoyardı biz garibanları, Konya’da ailesi olmayanları. Hele ben? Az mı yedim rahmetlinin yemeğini…” Annem, “karaoğlan” dediği Mustafa’yı ayrıca severdi gerçekten.

Mustafa’nın kişiliğinde vefanın önemli bir ağırlığı vardı.

İstanbul’a gelince, vakit buldukça, evimize uğrardı. Birinde Yıldız Sertel Hanım ile gelmişlerdi. Tanışmamızı düşünmüş olmalıydı. Birlikte uzun uzun ülke sorunlarını görüşmüştük. Söyleşi, karamsarlığı ağırlaştırmağa başladı mı, Mustafa, bir şaka, ardından flaş gibi patlayan bir kahkaha ile havayı hemen değiştiriverirdi. O gün de öyle olmuştu.

* * *

Çok zekiydi. Bir o kadar da duygu-yoğun insandı. Ne ki, şakanın, kahkahanın ardında -kimi zaman- gizli olan hüznü, ülke adına, insanlık adına duyduğu acıyı sezmemek, onu iyi tanıyanlar için olası değildi.

Evimize son kez uğradığında hastaydım. Ameliyattan önceki kalp sıkıntılarım daha dinmemişti. Onunla hiç yorulmadım, sıkılmadım. Hem de saatlerce… Mustafa’ya doyum olmazdı ki… Geç vakitlere dek söyleştik… Uçakla Ankara’ya dönecekti yine. Yol üstü uğramıştı evimize bu kez de. Saatine baktı. Arkadaşına: “Kalkalım artık, vakit oldu” dedi. Paltosunu mu tutuyordum, yoksa el çantasını mı veriyordum, şimdi anımsamıyorum, bir ağırlık hissetmiştim. Ne olduğunu sordum. “Silah!”  dedi usulcana. Çocuklar duymasın diye. Muzipçe güldü. “Kullanabilecekmişiz gibi taşıyoruz işte. Biz daha davranmadan onlar işimizi bitirirler çoktan. Napalım, taşı diyorlar, biz de taşıyoruz.”

Vedalaştık. Onu da bu kez pek sağlıklı görmemiştim. Kapıdan çıkmışken döndü, yaklaştı, yeniden sarıldık birbirimize. “Kendine iyi bak, Muammer!”  dedi. Sesi değişmiş, gözleri doluksamıştı. “Sen de Mustafa!” diyebildim. Söyleyeceklerim boğazımda düğümlenip kalmıştı…

* * *

İstanbul’un isli, sisli, soğuk kış gecelerinden biriydi. Pencereyi açtık uğurlamak için Mustafa’yı, her zaman yaptığımız gibi. Yürürken zorlanıyordu sanki. Gecenin karanlığında arabayı park ettikleri yere doğru ağır ağır kayboldular…

Bu, sevgili Mustafa’yı son görüşümüz olacakmış…

Mustafa, ne isen hep öyle kaldın: İlerici ve yenilikçi! Hiç değişmedin. Düşünce ve eylemlerinde, yazdıklarında hep aynı çizgideydin. Her zeminde, her zaman, kalemini korkmadan, yılmadan, umutsuzluğa kapılmadan halkımızın mutluluğu, ülkemizin aydınlığı için kullandın. Yaşamını gelip geçici çıkarlara, albenilere değil, ülkesinin ve halkının mutluluğuna adamış olanlara ne mutlu!

Ne mutlu sana, ailene ve sevdiklerine; dostum, kardeşim Mustafa!